DERGİ
odaklı
Haber Girişi: 13.07.2021 - 16:50, Güncelleme: 13.07.2021 - 16:50

Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Fatih Dönmez'den Önemli Açıklamalar

 

Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Fatih Dönmez'den Önemli Açıklamalar

Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Fatih Dönmez Habertürk TV'de Kübra Par'ın Açık ve Net programında soruları yanıtladı.
Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Fatih Dönmez, Habertürk TV'de Açık ve Net programında Kübra Par'ın moderatörlüğünde Ciner Medya Ankara Temsilcisi Muharrem Sarıkaya ile Bloomberg HT Genel Müdürü Ali Can Türkoğlu'nun sorularını yanıtladı. Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Fatih Dönmez'in açıklamalarından öne çıkan başlıklar şöyle: “TPAO’NUN ÖNEMİ GİDEREK ARTIYOR” Böyle bir Ankara gecesinde sizleri Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığının ana yerleşkesinde ağırlamak bizim için de ayrı bir gurur meselesi. Sanırım belki de ilk defa böyle bir yayın bu bahçeden yapılıyor olacak. Özellikle son birkaç yıldır Türkiye hem karada hem de denizde petrol ve doğal gaz arama faaliyetlerini artırdıkça tabi bu kurumun önemi daha öne çıkmış oldu. Bakanlığımız içerisinde şüphesiz çok öteden beri zaten önemli bir kurum, ama kamuoyunda biraz daha fazla gündeme gelmiş oldu. Sizin de açılışta ifade ettiğiniz gibi geçtiğimiz yıl yapmış olduğumuz o keşif denizlerde yapılmış olan en büyük keşif olarak kayıtlara geçmiş oldu. Ağustos’ta Sayın Cumhurbaşkanımızın açıkladığı önce 320 milyar metreküplük bir rezerv, arkasından Ekim ayında yine aynı sahada yani Tuna-1 kuyusundan bahsediyorum. 85 milyar metreküplük ilave keşifle 405’i bulmuştuk. Bu sene biliyorsunuz işte daha 1-2 ay oldu yeni bir keşif daha açıkladık Amasra-1 kuyusunda 135 milyar metreküplük, böylece 540 metreküplük bir rezerve ulaşmış olduk. Anlık olarak Karadeniz’de yapılan tüm çalışmaları buradan izleyebiliyoruz. Kontrol merkezimiz var kuyulardaki çalışmalar, test analiz sonuçların hepsini burada değerlendiriyoruz. Şüphesiz operasyon merkezi gemilerimiz orada ilk veriler alınmış, değerlendirilmiş oluyor, ama uzaktan okuma sistemiyle bu verilerin hepsini bu merkeze aktarıyoruz değerlendirmeler, ofis çalışmaları, mühendislik çalışmaları bir anlamda burada biraz daha detaylanmış oluyor. Türkiye Petrolleri sahada da aslında oldukça yoğun çalışan bir kurumumuz yani sadece genel müdürlükten ibaret değil aslında bizim bir yerde cephede mücadele eden arkadaşlarımız denizde, karada, gece gündüz çalışan arkadaşlarımız. Türkiye Petrolleri Türkiye’de petrol Cumhuriyeti ilk yıllarından beri az da olsa üretiliyor baktığınızda ilk Batman keşfiyle başlamış. Ama Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı rahmetli Menderes’in Başbakan olduğu dönemde kurulmuş bir kuruluşumuz. Neredeyse artık diyebiliriz ki, bir yerde Cumhuriyetle yaşıt bir kurumumuz. “YURT DIŞINDA DA PETROL VE DOĞAL GAZ ÜRETİYORUZ” Bu kurumumuzu sadece Türkiye’de de değil, Türkiye dışında da birçok sahada bazen kendi, bazen de uluslararası şirketlerde ortak olarak o sahaları işletmeye başladı, başlıyor, devam ediyor, bundan sonra da yine o operasyonlara devam edecek. Bunun altını özellikle çizmek istiyorum, biz milli şirketimiz gurur duyuyoruz, ama petrol endüstrisinde sadece kendi topraklarınıza bağlı kalarak veya kendi denizlerinizde bir iş yaparak büyüme şansınız sınırlı. Hele bizim gibi doğal kaynakları sınırlı bir ülke açısından baktığınızda bu şirketleri bir yerde seviye atlatmanın yolu yurt dışına açılması ve oralarda da bu faaliyetleri yerine getiriyor olması. Öyle baktığımızda Türkiye Petrollerinin yerli üretimiyle dışarıdaki üretimleri kıyasladığımızda aslında dışarıdaki üretimleri biz çok fazla özellikle de Hazar Bölgesinde. Rusya’da sahalarımız var, Afganistan’da arama var, Irak’ta üretimlerimiz var. İç savaş öncesi Libya’da faaliyetlerimiz vardı Afrika’da. Şimdi bu denizdeki operasyonlarla birlikte aslında tabi güzel gelişmeler de yaşıyoruz. Özellikle offshore da derin denizde sondaj faaliyetleri yapmak isteyen ülkelerden bize bir takım talepler, teklifler de gelmiyor değil hem Karadeniz’de hem de Akdeniz’de. Şu an da önceliğimiz biraz daha kendi gazımızı süratle çıkartmak olduğu için onlara böyle çok kısa vadeli olumlu dönüşler yapamıyoruz, ama orta uzun vade de Türkiye petrolleri bu tecrübesini hem karada elde etmiş oldu hem de denizlerde elde etmiş olduğu tecrübesini dünyanın muhtelif sahalarında da artık gösterebilecek duruma gelmiş durumda. “KEŞİFLERDEN EMİNİZ” İlk keşif kuyusuyla birlikte birtakım hesaplamalar yapılıyor yani petrol endüstrisinin bu keşifleri hesaplamada kullandığı birtakım yöntemler var, o yöntemleri Türkiye Petrolleri de kullanıyor ve açıklanan rakamlar o hesap yönteminin içerisinde kalan rakamlar. Sonrasında ise o sahanın muhtelif yerlerinde 3-4 tane kadar tespit kuyusu açıyoruz. Bu tespit kuyusu ilk önceki sondajda elde ettiğimiz verilerin teyidi ve aynı zamanda üretim kuyusu da olarak kullanılabilecek. O sahadan ben o petrol ya da gazı bir anlamda nasıl üretirim? Onun mühendislikte kullanılacak projelendirmede kullanılacak parametrelerini elde ediyorum. Bu mesela şimdi belki ekrana da yansıyor oradan da söyleriz. Dolayısıyla orada biz o tespit kuyularını da açtık, o tespit kuyularında çıkar bilgiler ve verilerde ilk Tuna-1’de açıkladığımız verileri teyit ediyor. Bu üretilebilir rezerv miktarı yani orada üretilemeyecek, sahada kalabilecek gaz miktarını biz hesaplara dahil etmiyoruz dolayısıyla, üretilebilir ortalama bir değerden bahsediyoruz. Ama sahada üretim başladığında belki bazı rakamlar da oynama olabilir üç aşağı beş yukarı ama bu normalde keşif hesaplama yöntemlerinde dünyada petrol endüstrisinin kullandığı yöntemler ve hesaplama metodolojisiyle uyumlu. Yani bu böyle bir sahayı Türkiye Petrolleri bir başka firma da bu çalışmayı yapmış olsaydı bu rakamları açıklayacaktı. “TÜRKİYENİN ON YILLIK GAZ İHTİYACINI KARŞILAYABİLECEĞİZ” Şu anda 540 milyar metreküplük bir rezervimiz var. Türkiye’nin ortalama 50 milyar metreküp civarında bir tüketimi var. Öyle bakınca 10 yılın üzerinde teorik olarak yetiyor. Ama bu biz 10 yıl buradan gazı alacağız, üreteceğiz, 10 yıl dışarıdan almayacağız anlamına gelmiyor, burada birde bunun günlük ve yıllık üretim miktarı var bu sahaların. Bizim hesaplarımız 2023 gibi ilk üretime başlarız, muhtemelen de 2027-2028’de plato dediğimiz maksimum seviyeye ulaşır. Sonrasında bu sahanın başlangıç üretimiyle nihai üretimi arasında yaklaşık bir 25-30 yıllık bir üretim planı planlıyoruz hazırlık yapıyoruz. O çerçevede baktığımızda bugünkü tüketim verilerini dikkate aldığımızda neredeyse yüzde 30-35 arasındaki gaz ihtiyacımızı karşılamış olacağız ki, Türkiye şu anda yüzde 1’lerini üretebiliyor yani tüketimimizin ancak yüzde 1’ni üretebiliyoruz. “KARADENİZ GAZI İÇİN FİNANSMAN VE TEKNOLOJİ” Finansmanıyla alakalı şöyle çalışıyoruz: Şimdi burada iş grupları planlandı, deniz altında yapılacak işler var, sondaj işleri var, borulama işlemleri var, kıyıda yapacağımız terminal işlemleri var bunlar parça ihale ediliyor. İhale edilirken de finansman dahil teklif alıyoruz. Finansmanı getirmez biz bulursak ne kadar olur onu alıyoruz ve orada bizim için en uygun çözüm hangisiyle oradan yürüyoruz. Burada mesela malzeme tedarikleri bağlandı büyük oranda, ağırlıklı olarak da dış finansman, belli oranda öz kaynak kullanarak dış finansman kullanarak devam edeceğiz. Dolayısıyla, bizim şu andaki öngörülerimize göre çok ilave bir finansman temin etmeden bu işi sonuna kadar götürebilecek gibi gözüküyoruz. Derin deniz operasyonlarında dünyada tecrübesi, pratiği olan çok fazla ülke ve şirket yok. Bilinen şirketleri biz davet ediyoruz, çalışmamızı anlatıyoruz, speklerimiz şartnamelerimizi hazırlıyoruz, ona göre de tekliflerimizi alıyoruz. O tekliflerden sonra da hem teknik hem de maliyet açısından en uygun teklifi tercih ediyoruz ve onlarla sözleşme yapıyoruz. Burada zaman zaman belki bir Avrupalı şirket olabiliyor, zaman zaman Amerikalı, zaman zaman yerli firmalar da bazı işlere talip olabiliyorlar dolayısıyla bu alanda tecrübe kazanmış, küresel olarak tecrübe kazanmış tüm firmalarla bu anlamda iş birliği yapıyoruz. Bu sizin bana sorunuz da söylemiş olduğunuz konunun açıklaması bu şekilde. Yoksa sahanın sahibi aslında ana operatör Türkiye Petrolleri. Bu gazı üretip sistemi başladığımız andan itibaren tüketiciye yani daha doğrusu vatandaşımıza yansımış olacak. Mühendislik çalışmaları tam netleşmedi ama bizim yaptığımız ilk çalışmalarda ilk yıl 3 ila 5 milyar metreküp sisteme girmiş olacağız. Sonra da toplamda 2027-28’e geldiğimizde 15 ila 20 milyar metreküp sisteme gaz basmış olacağız. Böyle baktığınızda aslında konutların ihtiyacı Türkiye’de de plato döneminde hemen hemen bu Sakarya Gaz Sahasından karşılanacak demektir. Ama ilk yıldan itibaren bunun etkilerini görmeye başlayacağız. “YERLİ GAZ DAHA UCUZA MAL OLACAK” Yapılan tüm çalışmalar şu anda ithal ettiğimiz gaza göre buradan çıkacak gazın maliyetinin daha ucuz olacağını gösteriyor. Rakam bugünden vermek doğru değil, çünkü günün sonunda yatırımlar yatırım miktarları netleşecek. Ayrıca gazın bir çıkartma, işletme maliyetleri var bunları da koyacağız ve burada işin ekonomi neyi gerektiriyorsa o şekilde hareket edilecek. Ama tüm öngörüler, tüm çalışmalar bugün ithal ettiğimiz gaza göre buranın çok daha ekonomik bir maliyet bize sunacağını gösteriyor. Derin denizde şüphesiz maliyetler yani şöyle Muharrem Bey’in haklı olduğu bir taraf var bir karadaki üretim maliyetlerine göre, yatırım ve işletme açısından tüm dünyada olduğu gibi bizde de daha pahalı olacak. Ama bizim avantajımız şu: Şimdi biz Türkiye’ye gazı nereden ithal ediyoruz? Rusya’dan, Azerbaycan’dan, İran’dan. Oradan binlerce kilometre uzaktan boru hatlarıyla bu gaz buraya taşınıyor. Ve doğal gaz piyasasında şu mantık var: Piyasada bir son nihai toptan satış fiyatı var, ama birde kuyu başına gittiğinizde orada bir üretim maliyeti var. Her zaman üretici taşıyıcı olmaz, taşıma şirketleri yani boru hatlarını işleten şirketler farklı yatırımcılar da olabilir. Bizim avantajımız kıyıya evet 150 kilometre belki yüksek gelebilir, ama binlerce kilometre uzakta Sibirya’daki bir gaza göre veya bir Hazar Denizinde çıkan veya İran Pas bölgesinde körfezde çıkan gazına göre taşıma maliyetlerini dikkate aldığınızda burası ekonomik olacak, bütün öngörülerimiz o şekilde. “İTHALAT BAĞIMLILIĞIMIZI AZALTACAĞIZ” Bu yılsonu itibariyle yaklaşık 8 milyar metreküplük kontrat sonlanıyor. Şu anda yenilemeyle alakalı müzakereler devam ediyor, yılsonuna kadar öyle tahmin ediyorum sonuçlanır. Onun dışında LNG’yle alakalı kontratlarımız var, onların bazılarının süreleri tamamlanacak. Bugündün bütün kontratları sonlandıracağız diye bir şey söylememiz söz konusu değil. Hala demin de ifade ettiğim gibi kendi talebimizi bu sahadan karşılama imkanımız yok teorik olarak. Dolayısıyla, ithalata bağımlılığımız devam edecek, ama bugünkü seviyelerde olmayacak, çok daha düşük seviyelerde olacak. “LNG VE FSRU TESİSLERİ” Biz yakın bir geçmişe kadar sadece boru hatlarıyla üç ülkeden doğal gaz ithal ediyorduk. Rusya, Azerbaycan ve İran. Sadece bir tane LNG terminalimiz vardı Marmara Ereğlisi. Buna Ege’de bir özel sektör terminali eklenmişti hatırlarsanız. Sonra da biz son birkaç yılda iki tane FSRU daha ekledik yani FSRU yüzer mobil doğal gaz depolama ve gazlaştırma ünitesi. Ertuğrul Gazi bir tanesi, bir yine özel firmaya ait bir tesis daha var. Bunlarla birlikte biz boru gazına bağımlılığı ciddi oranda azalttık. LNG’nin şöyle bir avantajı var: Amerika’dan da, Afrika’dan da, Asya’dan da gemiye yükleyip bu doğal gazı buraya getirebilirsiniz uygun şartları, uygun fiyatları yakaladığınızda bu gazları getirip sistemi basabilirsiniz. Bizim bu dört tan LNG terminalimiz teorik olarak baktığımızda doğal gaz ihtiyacımızın yarısını yani rahatlıkla karşılayabilecek kapasitede. Dolayısıyla, boru gazına bağımlılığımızı biz azaltmış olduk. Şimdi yeni stratejimiz şu: Gerek LNG yani sıvı doğal gaz, gerekse boru gazında en ucuz kaynaktan başlayarak sıralayacağız ihtiyacımızı ve dolayısıyla, bu bizim müzakerelerde bir yerde sizin dediğiniz gibi pazarlık gücümüzü artıracak. Daha esnek kontratlar yapabileceğiz. Belki daha kısa, orta dönem kontratlar yapacağız daha önceleri bu özellikle boru gazı kontratları 25 yıl, 30 yıl, 40 yıl süreyle yapılıyordu. Sebebi de şu: Henüz daha boru hattınız yok, uzun dönemli bir kontrat alacak ki satıcı o kontratla boru hattını da yapabilsin. Çünkü içinde al ya da öde yükümlülükleri var. Bu sadece burası için de değil, Avrupa’da şimdi yeni rotalar, yeni güzergahlar var biliyorsunuz. Orada da ilk boru hatları yapıldığı zaman kontrat süreleri mümkün olduğu kadar uzun oluyor. Kısa dönemli olursa fiyat yükselir doğal olarak uzun dönemli yapılır. Şimdi bizim kontratlarımızın bu anlamda yenilenme sürelerinin gelmesi bizim elimizi bu anlamda güçlendirecek, daha esnek, daha piyasa odaklı fiyatlarla, rekabetçi fiyatlarla, belki daha kısa süreli kontratlarda ülkenin menfaatine olabilecek kontratları yapma imkanına kavuşmuş olacağız. “KARADENİZ’E KIRK YENİ KUYU” İlk sondajları Fatih Gemisiyle yapmıştık biliyorsunuz, sonra filomuza Kanuni Sondaj Gemimizi de eklemiştik. Kanuni Sondaj Gemisi de Fatih Sondaj Gemisinin açtığı kuyularda kuyu tamamlama işlemleri diye adlandırdığımız işleri yapıyordu. Test, üretime hazırlık gibi işlemleri var bu da aynı özellikle gemiler. Üretimi hazırlıyor. Şu anda Türkali-2’de kanuni bu üretime hazırlama işlemlerini, test işlemlerine devam ediyor. Fatih Türkali-3’te bugünlerde çalışması bitti. Biz sahanın tamamı için bir keşif miktarı açıkladık Amasra-1 hariç. Amasra-1 bizim ilk açıkladığımız sahanın dışında. Yeni müjde verdiği 135 milyar metreküplük saha. Şimdi şu dört kuyu bizim o ilk açıkladığımız ve ilk üretim yapacağımız yer. Şimdi burada ne yapacağız? Biz bu sahada 40’a kadar kuyu açmayı planlıyoruz. Artık bu sahada keşif belli bu üç aşağı beş yukarı revize edilebilir yani ilk 405 milyar metreküplük alandan bahsediyorum. Onu da söyleyeyim. Şimdi ilk etapta üretime geçebilmek için bizim bir 10 kuyu gibi bir kuyu hedefimiz var 10 kuyuyu tamamlarsak artık 2023’te inşallah bu hat şu şekilde olacak. Filyos’a geleceğiz ve Filyos’ta da kıyıda yapılması gereken terminaller var, yani o gazın ayrıştırıldığı, ısıtıldığı, basıncın ayarlandığı tesisler var, onlar da bir taraftan devam ediyor, sonra da bizim ulusal iletim sistemimize bağlanmış olacak. Bir kuyunun tamamlanma süresi keşif amaçlı kuyular aşağı yukarı 3 ay kadar oluyor. Niçin? Çünkü biz her bir metrede aşağıya inerken duruyor, bakıyoruz okuma yapıyoruz, test yapıyoruz. Dolayısıyla keşif amaçlı sondajlarımız hatırlayın Ağustos’ta biz Temmuz’un 15’i gibi tam bu dönemlerde geçtiğimiz yıl sondaja başlamıştık, Ağustos’un sonuna doğru o ilk veriyi verdik ilk iki katmanda. Sonra Ekim’de üçüncü ve dördüncü katlara indik, Ekim’de de diğerini açıkladık. Aşağı yukarı demek ki bir 3-4 aylık bir süre oldu. Sonraki Türkali-2, Türkali-3’teki sondaj hızımız neredeyse yarı yarıya iki kat hızlandı diyelim daha doğrusu. Dolayısıyla, burada bir 45-60 gün gibi bir sürelerde bir kuyuyu açabiliyoruz. Fakat kuyuyu açmak yetmiyor işte arkadan Kanuni gidiyor, orada kuyuyu üretime hazırlamak için başka işler yapıyor. O da aşağı yukarı her bir kuyu için 45 gün, 60 gün arasında o da değişecek. Sonra tabi burada başka işler var kuyuyu açtınız bu karaya bu gazı nasıl getireceksiniz? Bu kuyuların başlarına özel ekipmanlar yerleştiriliyor. O ekipmanlar suyun altında robotlar vasıtasıyla, oraya biz tabi dalgıç falan indiremeyiz, çünkü 2 bin metre derinlikten bahsediyoruz, tamamen robotlar su altı robotları çalışıyor. Ve boru hatlarını ayrı ihale edeceğiz, onların siparişleri verildi, onlar gelecek kıyıya bağlanmış olacak. Çift hat çalışacağız buradan iki hat gelecek. Bu arada belki kafa karışıklığını önlemek için Amasra-1 kuyusu yine bu Sakarya Gaz Sahamızın kuzeydoğusunda kalan bölüm 135 milyar metreküplük. Orada da ilave kuyular açacağız ve o kuyulardan üretim içinde önce bu sahaya getireceğiz boru hattıyla, çünkü hazır bizim artık. Burası da 150-160 kilometre civarında. Burada artık bizim bir üretim merkezimiz olacak suyun altında kolektörler var bu her kuyunun çıkışındaki boruları belli merkezlerde toplayıp ana borulara aktarmamız gerekiyor gazı onlar yapılacak. Ve sonrasında da inşallah kıyıya getirmiş olacağız. “DOĞAL GAZ ÜRETİM SÜRECİ” Eğer deniz üstü platformu kuracak olsak burası doğru 3-4 yılda yetişmez, çünkü bu kadar derinlikte bir platformun inşası ciddi bir zaman tüketir ve daha pahalıdır. Fakat artık bu tip derin denizlerde deniz üstü platformu kurmuyorsunuz, bütün işleri suyun altında denizin tabanında yapıyorsunuz. Bu size maliyet avantajı ve zaman avantajı sağlıyor. Onun için de işte süreleri kısaltabiliyoruz. Bu kuyular aşağı yukarı 2 bin metre daha karanın içerisinde ilerliyor. Toplamda baktığınızda deniz seviyesinden biz 4 bin metre aşağıdayız, bunun 2 bin metresi suyun içerisinde, 2 bin metresi de karada. Gemilerimiz son derece modern yeni gemiler, normal deniz seviyesinden 10-12 kilometre aşağıya kadar inebilir bir sıkıntı yok. Ama rezervuarı biz o bölgede gördüğümüz için daha aşağıya inmedik. Biraz daha mesela Tuna-1’de bir miktar 5 bin metrelere kadar indik acaba başka bir yapı olabilir mi diye, ama sismik verilerle de baktığımızda daha aşağıda bir potansiyel içermedi. Dolayısıyla ilk 2 bin metrede, yani su tabanından itibaren baktığımızda bir potansiyel içerdiğini görüyoruz. Burada şimdi bu sondajları bu gemilerimiz üzerindeki kulelerle yapıyoruz. Açtıktan sonra burada gaz okumaları yapılıyor, basıncı, efendim gazın fiziksel ve kimyasal özelliklerine bakılıyor, sonra da buna uygun olarak Kanuni gemisi gittiği zaman işte kuyuyu üretime hazırlama işi diyoruz biz, orada bir kuyu içerisinde filifrasyon işlemler için bazı ekipmanların aşağıya yerleştirilmesi gerekiyor, bunlar şu anda yerleştirildi. Sonra geminin üstünde bazı yine ayrıştırma işlemleri olacak bu uzun süreli akış testlerini yapabilmek için. Biraz önce arkadaşlarla onu da görüştüm, orada da büyük oranda hazırlıklarımız tamam vaziyette. Sonra birkaç gün içerisinde geminin üzerinden artık uzun süreli akış testlerini de yapabileceğiz. Bunlar bize bu sahanın mühendislik çalışmaları ve detaylı projelendirmedeki ihtiyaç duyduğumuz verileri vermiş olacak ve onunla da biz inşallah buradaki, sahadaki saha geliştirme çalışmaları diyoruz, ilerlemiş olacağız. Bunlar tamamen suyun altında yapılıyor, valfler var, bazı telemetrik ekipmanlar var, kablolar var. Suyun içerisinde. “YERLİ SU ALTI ROBOTU: KAŞİF” Sayın Cumhurbaşkanımızla gittiğimizde de ona da aslında göstermiş oldum. O da yine Türkiye’de bir yerli firmanın çözümüdür, Türkiye Petrolleri’nin desteğiyle yapılmış bir çözümdür. Hakikaten ithal ettiğimiz ürünlere göre hem maliyet avantajı sağladı, hem de kabiliyetleri daha yüksek. Hatta şimdi arkadaşlar onu, o Kaşif 1’i, 2, 3 biraz daha geliştirmek de istiyorlar. Su altı robotlarında Türkiye bir anlamda kendisine bir iş kolu da aslında oluşturmuş oluyor yerli firmalarla birlikte. Ekipmanlar gemiye sonradan alınıyor, yani gemiyle birlikte gelmiyor, o su altı robotlarını sonradan tedarik ediyorsunuz. Ama gemide ona uygun platformlar var şüphesiz, çünkü onun suyun altına indirilmesi, oradan görüntü alıyor… Robotun üzerinde iki tane kolu var, o iki kolla insanın yapabildiği, yani karada yapabildiği işleri yapıyor. Ne yapıyor? Somun sıkacak, gevşetecek, onu yapabiliyor. Onun dışında kameralarla yukarıdan operatör onu izleyebiliyor, bir kaçak varsa onu gözleyebiliyor. Valfi açıp kapayacaksa oradan onları yapabiliyor. Yani oraya biz bir dalgıç indirmiş olsaydık, hani öyle canlandıralım, onun yapabileceği, insanın yapabileceği işleri ve daha güçlü bir de aslında, onu da ilave koymak lazım. İnsanın gücünden daha fazla. Onların hepsini suyun altında yapabiliyor. Biraz bu otomobil fabrikalarındaki robotları biraz canlandırırsa izleyenlerimiz daha iyi anlaşılır. Kaşif’in iki tane kolu var, birisi bu saptama, somunları sıkan, öbürü tutan bir kol. Bunlar demin bahsettiğim bu kuyu başındaki deniz altındaki iş ve işlemleri gemi üstünden bir operatör yardımıyla yapmaya yarayan robotlar. Tabii çok yüksek derinliklerde çalışıyoruz, 2 bin metrelerden bahsediyorum ki oradaki su basıncı yaklaşık 200 atmosfer, 200 bardan bahsediyoruz, mukavemetin ona dayanıklı olması son derece önemli. Türk mühendisleri tarafından bu çözüm geliştirildi Türkiye Petrolleri’yle birlikte ve arkadaşlarımın bana verdiği bilgiye göre de söyleyeyim, ithal ürüne göre performansı çok yüksek ve maliyeti de 10’da bir. “AMASRA-1’DE ÇALIŞMALAR TAMAMLANDI” Amasra-1’deki kuyu sondaj işleminin hepsini tamamladık, oradaki miktarı teslim etmiş olduk. Şimdi dikkat ederseniz bakın Barbaros Hayrettin Paşa da şu anda Karadeniz’de, sismiklerine devam ediyor üç boyutlu. Biz şu kırmızı alanda, yaklaşık 10 bin kilometrekarelik alanda üç boyutlu sismik çalışmalarımızı topladık, o verilerden sonra Amasra-1’de yeni keşif amaçlı sondajımızı yaptık. Şimdi şu bölgede belki, yani şu anda Türkali-2 kuyusu diye gözüküyor, daha doğrusu geminin olduğu yerde, şu bölgede bir yeni keşif amaçlı sondaj yapabiliriz. Ama muhtemelen o önümüzdeki yılın ilk çeyreğinde olur gibi gözüküyor. “DOĞAL GAZDA KAYNAK ÇEŞİTLİLİĞİ” Ülkedeki doğal gaz arz güvenliğini temin edebilmek için ülkede biz kaynak çeşitliliği oluşturmaya çalışıyoruz. Bu anlamda şöyle en doğudan başlayacak olursak, İran’dan bir doğal gaz girişimiz var, günlük ne kadarmış? 28,5 milyon metreküp. Azerbaycan’dan bir Bakü-Tiflis-Erzurum’da sonlanan bir boru hattımız var ilk biliyorsunuz yapılan, Şahdeniz-1’den çıkan, oradan 19-20 milyon metreküplük bir gaz girişimiz var. Mavi Akım’ı hatırlayacaksınız 2000’li yılların başlarında devreye aldığımız, bu Rusya’dan gelen bir gaz 47.3 milyon metreküplük. Biraz daha batıya gidiyoruz, işte TürkAkımı’nı görüyorsunuz, TürkAkımı’nın Kıyıköy’den girdiği nokta, buradan yaklaşık 47 milyon metreküp/güne kadar çıkabiliyoruz. TürkAkımı-2 şu anda Avrupa pazarına dönük projelendirildi, ama iki hat da Türkiye’ye çıkıyor. Teknik olarak o hattan da biz gaz istersek alabiliriz. Fakat projeksiyonlarımızda o hat ayrı, Avrupa pazarına çalışıyor, Türkiye’ye ayrı çalışıyor.. Zaman zaman alternatif oluşturmak açısından ve özellikle de LNG fiyatları spotta yazın boru gazına göre daha ekonomik olabiliyor, o zaman biz bir yerde fırsatları değerlendiriyoruz depoya basmak için. Onun dışında burada 25 milyon metreküp/gün bizim Silivri’de aslında bir doğal gaz depomuz var, yeraltı depomuz, bunun kapasitesini de artıracağız inşallah. Şu anda burası 2.8 milyar metreküp depolayabiliyor, 3 sene içerisinde 2023’te inşallah orayı iki katına kadar artıracağız, onun ihalesi, sözleşmesi yapıldı ve çalışmaları da devam ediyor bu arada. Şurada yeni bir projemiz var, Saros’ta, burada da yine FSRU terminali yapacağız, gemi bağlamayacağız buraya, hazır terminalimiz olsun istiyoruz. Acil durumlarda, zor günlerde herhangi bir FSRU gemisi ki bizde iki tane var, onlardan bir tanesini buraya kaydırdığımızda bir yeni giriş noktası oluşturuyoruz. Ege’de batıda bir tane kara LNG terminalimiz var, bir de denizde yine FSRU dediğimiz bir tesisimiz var. En son işte geçtiğimiz günlerde Ertuğrul Gazi’yi bağladığımız, bu aslında iki yıldır bu terminal çalışıyor, ama gemi ilk önce kiralıktı, biz o günlerde hemen yeni gemi siparişi de vermiştik, o da geldi hamdolsun Nisan’da, şimdi oradan da sisteme giriş sağlamış olduk. Ülkemiz büyük bir coğrafyada, biraz doğumuzda kaynak ülkeleri var, batımızda da tüketim ülkeleri var Avrupa başta olmak üzere, bunun tabii birtakım avantajları da var. Ama güneyden dikkat ederseniz bir giriş noktamız yok. Biz o zaman ne yapıyorduk? İşte kuzeyden, doğudan, batıdan gelen gazı, çünkü biz 81 ilimizin tamamına doğal gaz götürüyoruz, buralara kadar götürürken basınç kayıpları yaşanıyordu. Burada sisteme bu kadar kapasiteli bir giriş sağladığımızda buradaki sistem dengesini de rahatlatmış olduk. Basınç sorunlarımız artık hiç kalmadı. Biz bugüne kadar boru gazıyla bize gaz tedarik eden ülkelerden ciddi bir sıkıntı yaşamadık, hakikaten iyi ticari ilişkiler, ekonomik ilişkiler içerisinde de olduk. Burada vazgeçme nedeni tamamen piyasa koşulları olur. Yani daha uygun bir kaynaktan ben gazı getirebiliyorsam daha uygun şartlarda, doğal olarak ülkede onu kullanmış olacağız. Bu bir yerde rekabetin belirleyeceği bir durum. Hangi kaynak devre dışı kalır veya azalır sorusunun cevabını bugünden ben de bilmiyorum. Ama işte bu müzakerelerde gelen fiyatlar, şartlar ortaya çıktıkça diyeceğiz ki şu kaynaktan biraz azaltalım, şundan biraz daha çok getirelim vesaire, bunların hepsine o dönemde karar vermiş olacağız. “AKDENİZ’DEKİ, ÇALIŞMALAR” Akdeniz’de de aslında biz yaklaşık 3 yıldır gerek kendi ruhsat alanlarımızda, yani Türkiye Cumhuriyeti’nin ruhsat alanlarında, gerekse Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nden aldığımız ruhsat sahalarında 8 kadar yine sondaj yapmıştık. Somut bir keşfimiz Karadeniz’deki gibi olmamıştı, ama gaz emarelerinin olduğu bazı sondajlarımız olmuştu, oraları şimdi tekrar arkadaşlar bir mühendislik çalışması yaparak değerlendirme yapıyorlar. Yine Oruç Reis şu anda Antalya açıklarında üç boyutlu sismik çalışmalarına devam diyor. Bu arada Yavuz uzun dönemli bir bakım arası vermiştik, şimdi Yavuz’la alakalı olarak bir çalışmamız var, o da tekrar İstanbul’a çektik Haydarpaşa Limanına, oradaki kule sökümünden sonra yavuz sondaj gemimizi de Sakarya gaz sahasında 3’üncü gemi olarak oraya göndermiş olacağız, böylece hızlanacağız inşallah. Orada biz 8 tane sondaj yaptık biliyorsunuz, kendi sahalarımızda yaptık, bulsak açıklarız, yani onu çok net bir şekilde söyleyeyim. Bazı emareler, veriler var elimizde, ümitli olduğumuz alanlar var, ama biz kurum olarak, Bakanlık olarak emin olmadan bir şey açıklamak istemiyoruz. Oradaki hak ve menfaatlerimizden vazgeçmiş değiliz. Hem Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin hak ve menfaatlerini koruyoruz oradan almış olduğumuz ruhsatlardaki arama faaliyetlerimizle ilgili, hem de Türkiye Cumhuriyeti’nin. Uluslararası hukuka göre de zaten haklılığımız ayan beyan ortada, her platformda bunları da muhataplarımıza söylüyoruz. Meis’ten Yunanistan anakarasına olan mesafe neredeyse 600 kilometre, gelip oradan bir alan kapatarak burada 40 bin kilometrekarelik Türkiye’nin güneydeki alanını kapatmak suretiyle bizi adeta anakaraya hapseden bir anlayış var. Dünyada bunun çeşitli örnekleri var, Fransa’yla İngiltere arasında yaşanmış bir örnek var, şu anda harita burada yok, orada da kanal bölgesinde, yani Manş Kanalı bölgesinde Fransa’nın kıyılarına yakın, ama İngiltere’ye ait olan … dedikleri 2-3 tane küçük adacık var, Birleşik Krallık’ın egemenliği altında. Bunlar 1970’li yıllarda yaşanmış bir ihtilaf, anlaşamamışlar. Fransa demiş ki, biz deniz yetki sahamızı adaları dikkate almadan ortadan bölmemiz lazım. İngiltere demiş ki, bugünkü Yunanistan’ın tezlerini savunmuş, hayır, olmaz, adalara kadar bu alanın tamamı bize aittir. Ve uluslararası tahkime gitmişler, uluslararası tahkim demiş ki, adaların karasuları olur, eyvallah, 12 mil, onun dışında iki ana kara ülkesi kıyıları ortak paylaşır, böyle bir örnek var. Malta’yla Libya arasında yaşanmış benzer bir örnek var, Tunus’la… Bizim en son Libya’yla yapmış olduğumuz deniz yetki anlaşması bu adaların karasularını dikkate alarak aşağıda Libya’yla kıyıdan kıyıya kesişen bir alanımız var biliyorsunuz ve onun doğu kısmının bize ait olduğunu söylüyoruz. Mısır’la ise bu alanda ihtilafımız yok. Aslında Mısır’la da bizim tezimiz şu: Ada ülkeleri ve adaların demin bahsettiğim çerçevede bir karasuyu var, eyvallah, onun dışında karşıdaki kıyıdaş ülkeler ortay hat üzerinde bir yetki paylaşımı yapabilir. Normalde bu paylaşımı yapmış olsa Mısır’ın bugün Güney Kıbrıs Rum Cumhuriyeti’yle ve Yunanistan’la yapmış olduğu anlaşmalara göre daha avantajlı bir durumu söz konusu olacak. Önce sismik çalışma yapıyorsunuz. Sismik çalışma demek, yerin altının bir yerde filmini çekiyorsunuz. Şimdi hani ben bunu zaman zaman örneklendiriyorum, işte iki boyutlu film bir röntgen filmi. Yani gittiniz bir akciğer filmi çektirdiniz, 3 boyutlu bunun MR’ı, daha detaylı. Şimdi bu filmleri işte radyoloji uzmanı okuyor, işte şurada bir kitle var diyor, buradan bir parça alalım diyor biyopsi. Bizim sondajlarımız aslında bir yerde o sismik çalışmalarda ortaya çıkan verilerin tespiti yapılan bir işlem. Şimdi buralarda sismik çalışmalarda bir şey çıkmadıysa, yani her bir operasyonun milyonlarca dolarlık maliyeti var, gereksiz yere orada öyle bir sondaj faaliyetine girmeyiz, girmemizin bir anlamı yok. Teknik olarak olma ihtimali olmayan yerlere bir sondaj faaliyetine girmeyiz. “AKDENİZ’DE MISIR, İSRAİL VE AB İLE İLİŞKİLER” Tabi özellikle son aylarda biliyorsunuz Dışişleri Bakan Yardımcımızın başkanlığında bir heyet gitti, diplomatik ilişkilerin bir yerde geliştirilmesine dönük her iki ülkede de bir niyet birliği olduğu ortaya çıkıt. Şimdi o görüşmeler yine teknik seviyede devam ediyor. Biz bu tip diplomatik ilişkilerin kaldıracı olarak ekonomik ve ticari ilişkilerin geliştirilmesinin önemli bir parametre olduğunu düşünüyoruz. Orada da özellikle enerji alanında bir işbirliği bu tip diplomatik ilişkileri de aslıda bir yerde gelişmesine yardımcı olabilir diye düşünüyoruz. Bir önyargımız açıkçısı, bu anlamda karşılıklı oturulup uygun şartlar varsa ve her iki tarafın hak ve menfaatine uygun bir şart oluşursa bu tip iş birlikleri olabilir Bizimle alakalı olarak bu anlamda bir mesaj yok. Onlar biliyorsunuz en son Zohr sahasının dışında da yeni sahaları aramaya açacaklarını söylemişlerdi, orada henüz daha süreç devam ediyor. Biz henüz karar vermedik, yani bu anlamda bir iş birliği yapabilir miyiz, yapamaz mıyız? Biraz da şimdi diplomasi trafiğine alan açıyoruz, oradan gelebilecek olumlu pozitif geri bildirimler bu ilişkileri biraz daha gelişmesini hızlandırabilir. Bildiğiniz gibi İsrail’de yeni bir hükümet şu anda güvenoyu aldı, kuruldu, henüz daha hükümet programı da netlik kazanmadı. Ama bu tip böyle hükümet değişiklileri geçmişte bozulan ilişkilerin restorasyonu açısından önemli fırsatlardır, biz de onu öyle görüyoruz. Hükümet programını açıklayacak, bu anlamda ilişkilere açık olup-olmadığını hep birlikte göreceğiz. Bizim öteden beri söylediğimiz, özellikle Doğu Akdeniz’de kıyıdaş olan bütün ülkelerle bir konferansta bir araya gelip bu tezlerimizi, karşılıklı anlaştığımız ya da anlaşmadığımız konuları masaya yatırmak ve kazan-kazan mantığıyla her iki ülkenin de faydasına olabilecek bir proje, iş birliği varsa bunları da oturur konuşuruz, müzakere ederiz, hayata geçmesi için de ne gerekiyorsa yapılır. Sayın Cumhurbaşkanımız bu konuda biliyorsunuz bir açık çek verdi, herkes masanın etrafına gelsin bunları konuşalım, tartışalım. Ne İsrail oradan kalkıp gidecek bir yere, ne Türkiye kalkıp gidecek, ne de Mısır. Yani bu sorunları çözmek aslında bu ülkelerin uzun vadeli menfaatine olan hususlar baktığınızda. Prensipte Avrupa Birliği buna sıcak bakıyor, teknik birtakım temasların olduğunu biliyorum, yani formatı nasıl olacak, nasıl geliştirilecek, ama henüz daha şu tarihte şurada toplanalım gibi bir cevap gelmiş değil, ama hayır da demediler, teknik görüşmeler devam ediyor. “LÜBNAN İLE DENİZ YETKİ ANLAŞMASI” Lübnan da zaman zaman Akdeniz’deki bölgelerinde arama ruhsatları ihalesine çıkıyor, devam eden ihaleler oluyor, ama orada henüz bir keşif yok. Biliyorsunuz Doğu Akdeniz’de 3 ülkenin keşfi var, ilk önce İsrail bulmuştu Leviathan bölgesi başta olmak üzere önemli bir miktarda, sonra Mısır buldu, en son da Güney Kıbrıs Rum Kesimi bulundu. Baktığınızda bulunan keşifler hemen hemen Akdeniz’in ortay hattının güneyinde gibi, yani Ada’nın güneyindeki keşifler gibi. Bizim sahalarımız ağırlıklı daha kuzeyde tabi, bizim çalışmalarımız da devam ediyor. Ama Lübnan’da da bir keşif yok. Lübnan’la da anlaşma olabilir, çünkü şöyle: Kıyıdaş ülkelerin illa karşı kıyıdaş olması gerekmiyor biliyorsunuz. Nitekim Libya’yla da baktığımızda yaptığımızda da eğer bir kıyınızdan öbür ülkenin kıyısını görebiliyorsanız teorik olarak, tabi böyle gözle bakışla gözükmüyor, karşılıklı, bu anlamda Lübnan’la da oturup böyle bir anlaşma yapılabilir, fakat bugüne kadar herhangi bir girişim olmuş değil.  Lübnan’la bu arada tabi arada bir de Suriye var biliyorsunuz, yani aslında sınırlarımız anlamında bir ihtilaf olabilecek bir konu da yok. “İTHALAT YERİNE YERLİ KÖMÜR” Aslında biz yerli kömürü de ithal ürünlere göre teşvik ediyoruz ve öncelik verdiğimiz alanlardan birisi. Maalesef ama orada çok istediğimiz hıza ulaşamadık. 3-4 tane son dönemde özel sektör eliyle yapılan santraller, tesisler var. Bunda başlıca neden? Türkiye’deki linyit rezervimiz çok fazla, fakat linyit kömürlerinin kalorisi ithal kömüre göre görece daha düşük, bundan dolayı da yatırım maliyetleri ve işletme giderleri bir yüksek oluyor rekabet kabiliyeti açısından. Ama biz buna rağmen, biliyorsunuz bir yasa çıkmıştı, o yasayla da buradaki elektriğin ki aşağı yukarı yüzde 50, yüzde 60’ına belli bir fiyattan alım garantisi vermek suretiyle yerli kömürü destekliyoruz. Çünkü yerli kömürde döviz çıkmamış oluyor yurt dışına ve büyük bir istihdam yaratmış oluyoruz aslına baktığımızda hem madencilik tarafında, hem santral işletmeciliği tarafında. Fakat açığı bir şekilde kapatmak için de ithal kömür santralleri var biliyorsunuz, doğal gaz santralleri var. Bizim için birinci önemli konu, kırmızı çizgimiz, arz güvenliği, ikincisi de daha çok yerli ve yenilebilir kaynak, sonra tabi ki vatandaşı karanlıkta bırakacak halimiz yok, ithal kaynaklar da sistemin içerisinde bir çeşit olarak bulunuyor. “VADELİ ELEKTRİK PİYASASI” Vadeli elektrik piyasasında şöyle: Uzun dönemli, yani geleceğe dönük aylık, 3 aylık, 6 aylık, hatta 12 ay vadeli teslimatlı anlaşmaları bugünden yapabiliyorsunuz. Bu bize ne getiriyor? Öngörülebilirliği artırıyor bu piyasada. Özellikle büyük tüketiciler ve sanayiciler açısından işte 6 ay sonraki fiyatlara göre eğer maliyetlerini bugünden hesaplayabilirse uzun dönemli anlaşmalara girebilir, yani bir cam üretiyorsunuzdur, seramik üretiyor olabilirsiniz veya bir çimento fabrikası olabilir. O açıdan gelişmiş piyasalarda vardı, biz de 2 yıldır üzerinde yoğun bir şekilde çalışıyorduk, hatta 3 yıldır, tamamen yerli bir çözümle, yeni bir yazılımla bunu yaptık, Haziran’ın başında da değiniz gibi devreye aldık. Benzer bir piyasayı Ekim ayında doğal gazda da açmış olacağız, yine orada da aylık, 3 aylık, 6 aylık, belki 1 yıllık ileri teslimatlı bugünden bağlanmış bir yerde ikili anlaşma gibi düşünelim, bir piyasayı açmış olacağız. Piyasanın derinliği artacak, bu alana girmek isteyen başka yatırımcılar da girebilirler. Bu anlamda güzel bir araç olacağını düşünüyoruz. “AKARYAKIT FİYATLARI” Akaryakıttaki ÖTV konusu normal KDV’nin dışında ve hemen hemen tüm gelişmiş ülkelerde özellikle akaryakıt üzerinde standart KDV’nin üzerinde birtakım vergi politikaları var, Türkiye’de de var. Türkiye ama son birkaç yıldır özellikle ham petrole gelen fiyat artışlarını doğrudan tüketiciye, vatandaşa yansıtmamak için eşelmobil diye adlandırdığımız ÖTV üzerinden bunu bir yerde sübvanse etmiş oldu, yani vergileri oynamak suretiyle vatandaşa yansımasını engellemiş oldu. O politikada bir değişiklik yok, Sayın Cumhurbaşkanımız da gayet net bir şekilde açıklamış, Avrupa’yla kıyasladığımızda geçmişe göre bugün çok daha avantajlı durumda. Dolayısıyla hani burada Sayın Kılıçdaroğlu’nun polemiğinin bir karşılığı olduğunu düşünmüyorum. Sayın Cumhurbaşkanımız gayet açık ve net bir şekilde bunu ifade etmiş oldu, vergilerde bu avantaj, bu uygulama devam edecek. “TEİAŞ’IN HALKA ARZI” Son 20 yılda aslında AK Parti hükümetleri özelleştirmeyle alakalı bir politikası, buna uygun geliştirmiş olduğu bir strateji var. Biz birçok varlığımızı hem enerji sektöründe, hem de diğer alanlarda, işte mesela Telekom örneğini verdiniz, rafineleri özelleştirdik, petrokimya tesislerini. Gelişmiş ülkelerdeki dünyadaki uygulamalara baktığınızda da bu alandan devletler artık yavaş çıkıyor. Niye? Çünkü bu alanda özel girişimci, yani özel sektör, şahıslar, kişiler veya çok ortaklı yapılar bu alanda yatırım yapabiliyorlar, daha rekabetçi olabiliyorlar, daha verimli kaynakları kullanabiliyorlar ve orta-uzun vadede de bu verimlilik tüketicilere, kullanıcılara yansımış oluyor; bu bir genel bir değerlendirme yapacak olursak. Nitekim biz TEDAŞ mesela elektrik dağıtım sektörünü özelleştirdik, bazı verimsiz santrallerimiz vardı elektrik üretim tarafında, onları özelleştirmiş olduk. Bir yandan da kamu bu alanda bir yatırım yapmamak suretiyle, özel sektörü açmak suretiyle de birçok yatırımcıyı Türkiye’ye çekti, Türkiye’de birçok yeni girişimci başka alanlardan çıkarak bu alanda yatırım yaptı. Son 20 yılda enerji sektörüne elektrik ve doğal gaz 100 milyar dolarlık bir yatırımı olmuş ve bunun hemen hemen yüzde 90’lık kısmı da özel sektör eliyle oldu. Eğer özel sektör burada olmasaydı bu yatırımın tamamını kamu devlet eliyle yapacaktık ve çok daha uzun süre bunları gerçekleştiriyor olacaktık, ama özel sektör dinamizmi çok daha hızlı bu işleri realize etmiş oldu. TEİAŞ’a gelince; TEİAŞ Türkiye’deki elektrik iletim sistemini işleten bir kamu iktisadi teşekkülümüz. Burası bir klasik özelleştirme değil, halka arz, çoğunluk hissesi devlette kalacak, dolayısıyla yönetim yetkisi ve denetim yetkisi devlette olmaya devam edecek, azınlık hissesi halka arz edilmiş olacak ve sermayeyi de tabana yayacağız, yani sizler de isterseniz bu kurumların hisselerine sahip olabileceksiniz. Buna benzer örnekler yurt dışında da var. Geçtiğimiz günlerde bir muhalefet temsilcisi dünyada yok, biz niye yapıyoruz dedi. Amerika’da da, İngiltere’de de, Avrupa’nın birçok ülkesinde iletim operatörleri halka açık durumda, hatta orada halka açıklık oranları çok daha yüksek. Bu bir yerde kaynak girişi sağlamış olacak, bu kaynak girişiyle biz yeni yatırımlara bir yerde finansman temin etmiş olacağız. Şu andaki bütün düşüncelerimiz... Tabi bu süreci biz Hazine Maliye Bakanlığı’nın ilgili kurumu Özelleştirme İdaresi Başkanlığıyla yapıyoruz. Biliyorsunuz Özelleştirme Kanununda yetki ve sorumluluğu o kuruma vermiş, ama bu kuruluş Enerji Bakanlığımızın ilgili bir kurumu olduğu için bizimle iş birliği içerisinde bunu yapacak, nitekim karar da o şekilde çıktı. Tabi burada aslında özellikle Türkiye’de belli muhalif kesimler özelleştirmeye mesafeli, aykırı söylemleri olan bir muhalif söylem var, her bir özelleştirmede bu tip muhalif söylemleri duyuyoruz. Ama rahmetli Özal döneminden bu yana kadar neredeyse bir 40 yılı devirdik, sizler de hatırlarsınız, bizler de hatırlarız birçok hükümet geldi geçti, özelleştirme bazı dönemlerde hız kazandı, bazı dönemlerde yavaşladı, ama hep gündemde oldu ve Türkiye’de hakikaten son derece başarılı özelleştirmeler de var. Şimdi yaklaşık maliyetleri Özelleştirme İdaresi önceden belirliyor, onu biliyorsunuz açıklamıyor, işte istekliler giriyor, pey sürmek suretiyle bir değer yakalanıyor, en yüksek teklifi veren de, bu blok satışlar için konuşuyorum ama, yanlış anlaşılmasın, bunu alıyor. Nitekim zaman zaman geriye dönüp baktığımızda belirlenen yaklaşık maliyetlerin çok üzerinde satış bedellerine ulaşıldı. Bu kaynak nereye kullanıldı? Diğer altyapı hizmetlerine kullanıldı, yani yollar yapılıyor, havaalanları, hastaneler, eğitim kurumları baktığınızda. Devlet bir anlamda modern olarak bugünkü devlet serbest girişimcinin yapabileceği alanlardan çekilmek suretiyle daha çok düzenleme ve denetlemeye odaklanarak veya özel sektörün girmediği alanlara yoğunlaşarak bu hizmetleri sürdürmeye çalışıyor. Türkiye’de bence özellikle AK Parti hükümetleri zamanında bu süreç son derece başarılı yönetildi, iyi bir tecrübe ve deneyim var, genelde bu şekilde bir yaklaşımımız söz konusu. Özelde de TEİAŞ’a ilişkin burada tamamen bir halka arz olacak, yönetim, denetim bizde olacak, çalışanların özlük haklarında herhangi bir sorun olmayacak, yine onlar kamu çalışanı olacaklar. “EÜAŞ’TA SON DURUM” EÜAŞ’ta biz geçmişte bazı varlıklarını, bazı santrallerini bünyeden alıp varlık satışı tesis bazlı, santral bazlı özelleştirmeler yapmıştık biliyorsunuz, bu yine olabilir. Ama bu öbüründen farklı, çünkü iletim sistemi bir bütün, yani üretim santralleriyle tüketim noktaları arasında enerjinin naklini sağlayan bir kuruluştan bahsediyoruz, bir şebeke operatöründen bahsediyoruz, bir yerde elektriğin otobanlarını işleten kurum bu, bir üretici değil, sisteme giriş-çıkışları yapıyor. Bir de bu kurumlar zaten Enerji Piyasası Düzenleme Kurumunun düzenleme ve denetlemelerine tabi, yani burada serbest piyasa herkesin başıboş hareket edeceği, dileyenin dilediğini yapacağı bir alan değil, kurallı bir piyasa… Çoğunluk hissesi kamuda kalıyor, Sayıştay denetimi de yüzde 50’nin üzerinde kamu hissesinin olduğu her kurama Sayıştay denetimi devam eder, yapılır. Demin de ifade ettiğim gibi, zaten yönetim ve denetim yetkisi bizde olan bir kurumdan bahsediyoruz. Belki yüzde 5, belki yüzde 10’luk bir hissenin halka arzı böyle bir tehlikeyi yol açar mı? Açmaz. Tekrar ediyorum açık ve net, programımızın adına uygun, burada çoğunluk hissesi kamuda olmaya devam edecek, dolayısıyla bu risklerin hiçbirisi söz konusu değil. Ayrıca böyle olmasına rağmen şunu da söyleyeyim: Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu mesela dağıtım şebekeleri açısından da baktığınızda, iletişim şebekeleri açısından da baktığınızda sahibinin kim olduğuna bakmaksızın bu sistemin operasyon güvenliğine ilişkin her türlü teknik, idari, hukuki kuralları koyar ve ona uyumluluğunu da denetler. O açıdan biraz bu serbest piyasaları, düzenlenen piyasaları bilmeyen kişilerin yanlış bilgi üzerine fikirlerini beyan etmesi olarak değerlendiriyorum. Böyle bir risk yok, dünyada da buna benzer çok örnekler var. O, şuna benziyor: Yani hava yolu şirketi özel olursa acaba gerekli denetim olmaz da uçak düşer mi? Yani yüzlerce özel hava yolu şirketi var, ama o hava yolu şirketlerinin hangi kurallara göre bakım yapacağı, işletme yapacağı kamu otoriteleri tarafından belirlenmiş mi? Belirlenmiş. Ona uymazsan o uçağı uçurabilir misiniz? Uçuramazsınız. Yani buradan hareketle, hani bir benzerlik olsun diye söylüyorum, kafalarda daha iyi canlansın diye söylüyorum, bunun ondan bir farkı yok. Kaldı ki, tekrar altını çiziyoruz, burada kamunun yönetimi ve denetimi yine devam edecek, bir endişeye gerek yok. “KARBON EMİSYONU İLE MÜCADELE” Şimdi özellikle 21. asırla birlikte başlayan bu iklim değişikliğiyle mücadele programı kapsamında biliyorsunuz en son işte Paris’te bir anlaşma yapıldı ve Paris’e taraf olan ülkeler emisyon azaltımına ilişkin, yani karbondioksit azaltımına ilişkin birtakım taahhütlerde bulunuyorlar. Türkiye’nin oradaki konumu şu: Biz gelişen bir ülkeyiz, biz artıştan azaltım konusunda taahhütte bulunabiliriz. Gelişmiş ülkeler gibi, yani sanayisi gelişmiş, belli bir noktaya gelmiş ülkeler biliyorsunuz onlar bazıları 1994’lü seviyelerdeki karbondioksit emisyonlarının daha da altına inmeyi hedefliyor, bazıları kendilerine göre 2010’lu yılları belirleyenler var, bir tarih belirliyorlar, bu tarihte ben diyor maksimum seviyeye ulaştım, bundan sonra artık diyor karbondioksit salınımlarını azaltacağım yıllık. Türkiye gibi gelişmekte olan ülkeler ise artıştan azaltım taahhüdünde bulunuyorlar. Yani biz herhangi bir tedbir almasaydık, klasik yakıtlarla ve klasik sanayi sistemiyle yılda örnek veriyorum 100 ton karbondioksit üretecektik, aldığımız tedbirle ve teşviklerle 100 değil 90 üreteceğiz bundan sonra. Ama biz 20 sene önce 80 üretiyorduk, onun bir miktar üzerinde kalacağız bir müddet, fakat aldığımız tedbirlerle artışı azaltacağız. Bu biraz kavram tartışması aslında dünyada... “YENİLENEBİLİR ENERJİDE SON GELİŞMELER” Bu kapsamda Türkiye de yenilenebilir enerji kaynaklarıyla alakalı biliyorsun birtakım teşvik kanunları çıkardı, rüzgar, hidrolik, güneş, jeotermal, biyokitle gibi yenilenebilir kaynaklara 10 yıl süreyle alım garantisi verildi ve bugün geldiğimiz seviyede kurulu gücümüz, ki 98 bin megavatlara çıktı, yüzde 52’si, yüzde 53’ü yenilenebilir kaynaklardan elde ediliyor, başka bir ifadeyle yeşil enerjiyi kullanıyoruz. Ve Avrupa’da bu kurulu gücümüzle biz 5’inci, dünyada 13’üncüyüz, gayet de iyi bir noktadayız. Peki, niye YEK-G var? Şimdi bazı tüketiciler özellikle de bazı sanayi kuruluşları veya bazı kurumsal firmalar bu iklim değişikliğiyle mücadele kapsamında kendi karbon-nötr hedeflerini açıklamaya başladı, kimisi 2040’da, 2050’de, kimisi 2060’da. Bir firma diyor ki, ben karbon-nötr olacağım, yani sıfır karbon salacağım, bunun için de hizmet ve imalat teknolojilerimi geliştiriyorum, kullandığım enerjide de, örneğin bu bir elektrik enerjisini kullanacaksa yenilenebilir kaynaklardan üretilen elektriği ben satın alacağım. İşte YEK-G belgesi bir yerde kullanmış olduğu elektriğin yeşil kaynaklardan, temiz kaynaklardan kullandığını belgeleyen, garantileyen bir belge. Bunun biz şimdi piyasasını açmış olduk, oldukça yoğun ilgi var, özellikle de Avrupa Birliği belki yakın bir gelecekte bu Green Deal dedikleri Yeşil Mutabakatla alakalı bir çalışması var, Avrupa dışından ithal ettiği ürünlerde eğer o ürün, örneğin işte bir cam üretiyorsanız karbondioksit onların belirlediği sınırın üstünde salınım yapmışsanız size belki sınırda bir karbon vergisi uygulayacak İşte bu sanayicimizi bir yerde ekstra bir karbon vergisine muhatap etmemek için onlara böyle bir seçenek sunmuş oluyoruz. O da diyecek ki, ben, evet, cam üretiyorum, ama bu ürettiğim camı temiz enerji kaynaklarından kullanıyorum, dolayısıyla ben sizin belirlemiş olduğunuz standartların altındayım, bana herhangi bir vergi uygulamayın diyecek. Bunun için de önemli bir araç olduğunu düşünüyoruz. Karbon ticareti de var biliyorsunuz ayrıca, özellikle mesela Avrupa başta olmak üzere bazı ülkeler de var. Bu ondan biraz farklı. Tüketici kaynağından kendisine kadar olan süreçte temiz enerji kaynaklarını kullanan, kullandığını belgelendiren bir sistem olarak düşünüyoruz. Hatta çok hassas bir vatandaşımız kendi evinde kullandığı elektriği bile ben bir miktar belki bir bedel ödeyerek temiz enerji kaynağı kullanmak istiyorum da diyebilir, onlar için de yine böyle bir imkan söz konusu. “KARBON EMİSYONU” Şimdi tabii firmaların, yani imalat sanayimizden daha doğrusu hani bahsedecek olursak, şimdi hani camdan gene devam edelim; işte camda elektrik de kullanıyorsunuz imal etmek için, ama doğal gaz ya da kömür de kullanabilirsiniz, yani ısıtmak için, ısı enerjisi açısından. Doğal gaz da kömüre göre daha temiz olmakla birlikte aslında o da karbondioksit emisyonu doğuruyor. Veya işte diyelim ki bunun lojistiğinde tırlarda akaryakıt kullanıyor olabilirsiniz, yani baktığınızda karbon ayak izinin birçok parametresi var. Ve o imal ettiğiniz ürünün tüm tedarikçilerinden gelen karbon yükü, karbon ayak izini de aslında siz bir yerde üzerinize almış oluyorsunuz. Bu Muharrem Beyin sorusu tabii yerinde bir soru. Bizimki elektrik tüketimi açısından bir temiz enerji kaynağını belgelendirme aracı. Ama diğer örneğin kömür kullanıyorsa o sanayici, orada belki yine benzediğiniz birtakım risklerle ve yüklerle karşı karşıya kalabilir. Çevre Şehircilik Bakanlığımızın tabii koordinasyonunda yürüyor. Ama Enerji Bakanlığı olarak da bu karbon emisyonlarından en çok sorumlu olan birimlerden biriyiz. Sadece elektrik üretimi açısından da bakmayın. Şimdi evlerimizde doğal gaz kullanıyoruz, yerine göre hani çok az olmakla birlikte kömür de kullanılıyor. Her fosil yakıt doğal olarak bir karbondioksit salıyor. Ama ülkenin de bir de sanayide gelişim hızı var ve küresel anlamda rekabet gücü var. Hem rekabet gücünü korumamız gerekiyor bu anlamda, hem de iklim değişikliğiyle bize uygun bir model ve stratejiyle de mücadele içerisinde olmamız lazım. Atmosfer hepimizin atmosferi, yani toprağınızı belki belli oranda koruyabilirsiniz, sizin elinizdedir. Denizler, yani eğer bir kirli bir atık üretiyorsanız artık iç deniz dış deniz kalmadı, yani günün sonunda bütün okyanusları da etkileyebiliyorsunuz, atmosfer zaten öyle. Bu anlamda dünyada yaşayan herkesin bir anlamda bir sorumluluğu var. Burada sorumluluğu adil paylaşmak lazım. Gelişmiş ülkelerin ürettiği karbondioksit miktarıyla gelişmekte olan ülkelerinki farklı değerlendirilmeli; bizim yaklaşımımız bu şekilde. Bu tarih belirlemeyle ilgili hususa gelince, bu tabii Çevre Şehircilik Bakanlığımızın koordinasyonunda yürüyor. Henüz burada açıklanmış bir tarih yok, onu belki onlardan sorup öğrenmek daha doğru isabetli olur diye düşünüyorum. “YAZ SAATİ UYGULAMASI” Bu durum bizim gündemimizden çıkalı epey oldu aslında, yani Avrupa da hatta bizim gibi tek saat düzenine geçmeye hazırlanıyor bir-iki yıl sonra onlarla da aynı saat dilimini kullanıyor olacağız. Tam tersine biz tek saat uygulamasıyla önemli bir tasarruf elde ettiğimizi düşünüyoruz, daha doğrusu biliyoruz. İstanbul Teknik Üniversitesi’yle bunun çalışmasını yaptık hem ön hazırlık zamanında, hem de o uygulamaya geçtikten sonra. Tek saat uygulamasına bir eğilim var dünyada da, Avrupa Birliği de buna geçecek. “TÜRKİYE’DE MADENCİLİK” Madenle ilgili hususa gelince, tabii maden sektörü Türkiye’de çok fazla bilinmiyor. Bilindiğinde de, maalesef biraz taş toprak, çevreyi tahrip eden yönüyle daha çok öne çıkan bir sektörümüz, bence hak etmediği bir karalamayla karşı karşıya. Madencilik sektörünü sadece taş-toprak olarak görmeyelim. Şu anda önümüzde cam bardaktan çay içiyoruz, işte altında seramik tabak var, cep telefonlarımız var. Burada kullanılan sanayinin ham maddesini madencilik sektörü üretiyor. Yani içinde yaşadığımız binalar, çalıştığımız iş yerleri, betonundan demirine, çimentosuna kadar, kiremidine kadar, çerçevesine kadar hepsi bu sektörün ürettiği ham maddelerden elde ediliyor. Eğer bunları üretmezseniz burada da dışa bağımlılığınız azalır. Biz şunu diyoruz: Doğa da bizim, korumamız lazım, maden de bizim. Çevre standartlarına uygun olarak çalışan her madencinin yanındayız, yanında olmamız lazım. Aksi takdirde cari açığımız daha fazla olacak demektir. “ALTIN ÜRETİMİ VE İTHALAT” Geçtiğimiz yıl bir rekor kırdık ithalatta, yaklaşık 25 milyar dolarlık bir altın ithalatımız var. Ama üretim 2,5 milyar dolar, yani açığımız çok fazla. Ve geçen sene biz her ikisinde de rekor kırdık. Üretimde 42 tona çıktık rekor kırdık Türkiye tarihinin, ithalatta da 25 milyar dolar ki aşağı yukarı 500 tona denk gelir, bir ithalatımız var. Tabii ithal edilen altının hepsi kuyum sektöründe kullanılmıyor. Yani evet biz altını seviyoruz milletçe, işte takılarımız düğünlerimizde, hediyeleşmeyi seviyoruz eyvallah, ama bir değerleme aracı olarak da bugün insanımız bir saklama-değerleme aracı olarak kullanıyor. Merkez bankaları tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de zaman zaman rezervlerin bir kısmını altında tutabiliyorlar. Ondan dolayı zaman zaman yüksek ithalatlarımız olabiliyor. Ama uzun dönemli ortalamalarda da yine bizim her yıl 150-160 ton civarında bir ithalatımız var. Onun için biz dedik ki; ilk etapta, ilk 5 yılda altın üretimimizi 100 tona çıkartmamız lazım. Gelişmeler de sevindirici, çünkü biz 2001 yılında altın üretimimiz 1,5 ton seviyesindeydi, şimdi 42 ton seviyesine çıktı. Bu sene muhtemelen inşallah 45 tonları yakalarız, yeter mi? Yetmez. Biraz daha üretimimizi artırmamız lazım, orada da yine çevre, koruma kullanma dengesini düzgün yapacağız, herkes mutlu olacak. “HES’LER VE ELEKTRİK ÜRETİMİ” Türkiye’de yaklaşık 28 bin-30 bin megavat civarında hidrolik kurulu gücümüz var. Şimdi Doğu Karadeniz’de Ordu’dan başlayarak Ordu, Giresun, Trabzon, Rize, Artvin’de hidrolik santrallerimiz ki küçük ve orta ölçekli santrallerimiz neredeyse 5 tane Keban’ın toplamı kadar hidrolik gücümüz var. Biz enerjide dışa bağımlılığı nasıl azaltacağız? Bu yerli kaynakları ve temiz kaynakları kullanmak suretiyle azaltacağız, aksi takdirde elektrik ithal etmek zorunda kalacağız. Doğu Karadeniz’de veya bazen başka coğrafyalarda da hidrolikle alakalı bu tip eleştiriler geliyor. Şöyle: Bir kısım belki ilk inşaat safhasında, sürecinde birtakım rahatsızlıklar doğuruyor olabilir, ama evinizde de şöyle kapsamlı bir tadilata kalktığınızda, hani ev hanımları biraz daha işte boya yapacak olsak, bir duvarı yıkıp yeniden yapacak olsak 3-5 gün rahatsız oluruz, evi boyarken bile olabilir, inşaat döneminde hep böyledir bu işler. Ama sonrasında pırıl pırıl çalışan santrallerimiz var. Biz vatandaşlarımızı o işletmedeki tesislere de götürüp bazen gezdiriyoruz. Hakikaten inşaat döneminde tabii dozerler giriyor, iş makineleri giriyor, bir taraftan çimento, beton santralleri giriyor vesaire, ama inşaat bittikten sora bu görüntü kirliliği de ortadan kalkmış oluyor. Öbür türlü bakın şu da var: Yenilenebilir enerji kaynaklarının hem bir taraftan çoğalmasını isteyen bir kesim var, hem de işte hidrolik olmasın diyen, rüzgar olmasın diyen, jeotermal olmasın diye bir kesim de var. Meclis’te de buna benzer bir muhalif söylem tarafımıza iletildi. Arkadaşlar dedim, yani sizin bu dediklerinizi biz yapacak olsak, 10 lambanın 8’i sönük kalırdı. Termiklere zaten karşısın, onu yapma-bunu yapma, bir güneşe fazla bir eleştiri yok anladığım kadarıyla. Güneş de yazın var, kışı yok, bulutlu havası var. Bunlar sürekli üretimde olan tesisler değil, iklim şartlarına yakından bağlı. Bakın biraz önce ifade ettim, bu sene mesela yağışlar son 17 yılın en düşük seviyesinde seyrediyor. Bazı yerlerde çok iyiyiz, yani Karadeniz bölgesinde yağış ortalamamız iyi, ama Fırat bölgesinde, İç Anadolu’da, Akdeniz’de hakikaten kurak geçiyor ve bundan dolayı da bizim barajlarımızdaki su seviyelerinde geçmiş yıllara göre bir azalma var, bu da elektrik üretimimize doğal olarak yansımış oluyor. Yenilenebilir enerji kaynaklarına ağırlığımızı ve desteğimizi sonuna kadar devam ettireceğiz, başka türlü ülkeyi enerjide dışa bağımlı olmaktan kurtaramayız. İnşaat sezonuna biraz sabırlı olacağız. Zaman zaman bizim de dikkatimizi çeken biraz özensiz çalışan firmalar oluyor, biz de onları uyarıyoruz, yeri geliyor cezalandırıyoruz. Daha iyi bir konumdayız, onu rahatlıkla söyleyebilirim.      
Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Fatih Dönmez Habertürk TV'de Kübra Par'ın Açık ve Net programında soruları yanıtladı.

Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Fatih Dönmez, Habertürk TV'de Açık ve Net programında Kübra Par'ın moderatörlüğünde Ciner Medya Ankara Temsilcisi Muharrem Sarıkaya ile Bloomberg HT Genel Müdürü Ali Can Türkoğlu'nun sorularını yanıtladı.


Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Fatih Dönmez'in açıklamalarından öne çıkan başlıklar şöyle:

“TPAO’NUN ÖNEMİ GİDEREK ARTIYOR”

Böyle bir Ankara gecesinde sizleri Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığının ana yerleşkesinde ağırlamak bizim için de ayrı bir gurur meselesi. Sanırım belki de ilk defa böyle bir yayın bu bahçeden yapılıyor olacak. Özellikle son birkaç yıldır Türkiye hem karada hem de denizde petrol ve doğal gaz arama faaliyetlerini artırdıkça tabi bu kurumun önemi daha öne çıkmış oldu. Bakanlığımız içerisinde şüphesiz çok öteden beri zaten önemli bir kurum, ama kamuoyunda biraz daha fazla gündeme gelmiş oldu. Sizin de açılışta ifade ettiğiniz gibi geçtiğimiz yıl yapmış olduğumuz o keşif denizlerde yapılmış olan en büyük keşif olarak kayıtlara geçmiş oldu.

Ağustos’ta Sayın Cumhurbaşkanımızın açıkladığı önce 320 milyar metreküplük bir rezerv, arkasından Ekim ayında yine aynı sahada yani Tuna-1 kuyusundan bahsediyorum. 85 milyar metreküplük ilave keşifle 405’i bulmuştuk. Bu sene biliyorsunuz işte daha 1-2 ay oldu yeni bir keşif daha açıkladık Amasra-1 kuyusunda 135 milyar metreküplük, böylece 540 metreküplük bir rezerve ulaşmış olduk.

Anlık olarak Karadeniz’de yapılan tüm çalışmaları buradan izleyebiliyoruz. Kontrol merkezimiz var kuyulardaki çalışmalar, test analiz sonuçların hepsini burada değerlendiriyoruz. Şüphesiz operasyon merkezi gemilerimiz orada ilk veriler alınmış, değerlendirilmiş oluyor, ama uzaktan okuma sistemiyle bu verilerin hepsini bu merkeze aktarıyoruz değerlendirmeler, ofis çalışmaları, mühendislik çalışmaları bir anlamda burada biraz daha detaylanmış oluyor. Türkiye Petrolleri sahada da aslında oldukça yoğun çalışan bir kurumumuz yani sadece genel müdürlükten ibaret değil aslında bizim bir yerde cephede mücadele eden arkadaşlarımız denizde, karada, gece gündüz çalışan arkadaşlarımız. Türkiye Petrolleri Türkiye’de petrol Cumhuriyeti ilk yıllarından beri az da olsa üretiliyor baktığınızda ilk Batman keşfiyle başlamış. Ama Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı rahmetli Menderes’in Başbakan olduğu dönemde kurulmuş bir kuruluşumuz. Neredeyse artık diyebiliriz ki, bir yerde Cumhuriyetle yaşıt bir kurumumuz.

“YURT DIŞINDA DA PETROL VE DOĞAL GAZ ÜRETİYORUZ”

Bu kurumumuzu sadece Türkiye’de de değil, Türkiye dışında da birçok sahada bazen kendi, bazen de uluslararası şirketlerde ortak olarak o sahaları işletmeye başladı, başlıyor, devam ediyor, bundan sonra da yine o operasyonlara devam edecek. Bunun altını özellikle çizmek istiyorum, biz milli şirketimiz gurur duyuyoruz, ama petrol endüstrisinde sadece kendi topraklarınıza bağlı kalarak veya kendi denizlerinizde bir iş yaparak büyüme şansınız sınırlı. Hele bizim gibi doğal kaynakları sınırlı bir ülke açısından baktığınızda bu şirketleri bir yerde seviye atlatmanın yolu yurt dışına açılması ve oralarda da bu faaliyetleri yerine getiriyor olması. Öyle baktığımızda Türkiye Petrollerinin yerli üretimiyle dışarıdaki üretimleri kıyasladığımızda aslında dışarıdaki üretimleri biz çok fazla özellikle de Hazar Bölgesinde.

Rusya’da sahalarımız var, Afganistan’da arama var, Irak’ta üretimlerimiz var. İç savaş öncesi Libya’da faaliyetlerimiz vardı Afrika’da. Şimdi bu denizdeki operasyonlarla birlikte aslında tabi güzel gelişmeler de yaşıyoruz. Özellikle offshore da derin denizde sondaj faaliyetleri yapmak isteyen ülkelerden bize bir takım talepler, teklifler de gelmiyor değil hem Karadeniz’de hem de Akdeniz’de. Şu an da önceliğimiz biraz daha kendi gazımızı süratle çıkartmak olduğu için onlara böyle çok kısa vadeli olumlu dönüşler yapamıyoruz, ama orta uzun vade de Türkiye petrolleri bu tecrübesini hem karada elde etmiş oldu hem de denizlerde elde etmiş olduğu tecrübesini dünyanın muhtelif sahalarında da artık gösterebilecek duruma gelmiş durumda.

“KEŞİFLERDEN EMİNİZ”

İlk keşif kuyusuyla birlikte birtakım hesaplamalar yapılıyor yani petrol endüstrisinin bu keşifleri hesaplamada kullandığı birtakım yöntemler var, o yöntemleri Türkiye Petrolleri de kullanıyor ve açıklanan rakamlar o hesap yönteminin içerisinde kalan rakamlar. Sonrasında ise o sahanın muhtelif yerlerinde 3-4 tane kadar tespit kuyusu açıyoruz. Bu tespit kuyusu ilk önceki sondajda elde ettiğimiz verilerin teyidi ve aynı zamanda üretim kuyusu da olarak kullanılabilecek. O sahadan ben o petrol ya da gazı bir anlamda nasıl üretirim? Onun mühendislikte kullanılacak projelendirmede kullanılacak parametrelerini elde ediyorum. Bu mesela şimdi belki ekrana da yansıyor oradan da söyleriz. Dolayısıyla orada biz o tespit kuyularını da açtık, o tespit kuyularında çıkar bilgiler ve verilerde ilk Tuna-1’de açıkladığımız verileri teyit ediyor.

Bu üretilebilir rezerv miktarı yani orada üretilemeyecek, sahada kalabilecek gaz miktarını biz hesaplara dahil etmiyoruz dolayısıyla, üretilebilir ortalama bir değerden bahsediyoruz. Ama sahada üretim başladığında belki bazı rakamlar da oynama olabilir üç aşağı beş yukarı ama bu normalde keşif hesaplama yöntemlerinde dünyada petrol endüstrisinin kullandığı yöntemler ve hesaplama metodolojisiyle uyumlu. Yani bu böyle bir sahayı Türkiye Petrolleri bir başka firma da bu çalışmayı yapmış olsaydı bu rakamları açıklayacaktı.

“TÜRKİYENİN ON YILLIK GAZ İHTİYACINI KARŞILAYABİLECEĞİZ”

Şu anda 540 milyar metreküplük bir rezervimiz var. Türkiye’nin ortalama 50 milyar metreküp civarında bir tüketimi var. Öyle bakınca 10 yılın üzerinde teorik olarak yetiyor. Ama bu biz 10 yıl buradan gazı alacağız, üreteceğiz, 10 yıl dışarıdan almayacağız anlamına gelmiyor, burada birde bunun günlük ve yıllık üretim miktarı var bu sahaların. Bizim hesaplarımız 2023 gibi ilk üretime başlarız, muhtemelen de 2027-2028’de plato dediğimiz maksimum seviyeye ulaşır. Sonrasında bu sahanın başlangıç üretimiyle nihai üretimi arasında yaklaşık bir 25-30 yıllık bir üretim planı planlıyoruz hazırlık yapıyoruz. O çerçevede baktığımızda bugünkü tüketim verilerini dikkate aldığımızda neredeyse yüzde 30-35 arasındaki gaz ihtiyacımızı karşılamış olacağız ki, Türkiye şu anda yüzde 1’lerini üretebiliyor yani tüketimimizin ancak yüzde 1’ni üretebiliyoruz.

“KARADENİZ GAZI İÇİN FİNANSMAN VE TEKNOLOJİ”

Finansmanıyla alakalı şöyle çalışıyoruz: Şimdi burada iş grupları planlandı, deniz altında yapılacak işler var, sondaj işleri var, borulama işlemleri var, kıyıda yapacağımız terminal işlemleri var bunlar parça ihale ediliyor. İhale edilirken de finansman dahil teklif alıyoruz. Finansmanı getirmez biz bulursak ne kadar olur onu alıyoruz ve orada bizim için en uygun çözüm hangisiyle oradan yürüyoruz. Burada mesela malzeme tedarikleri bağlandı büyük oranda, ağırlıklı olarak da dış finansman, belli oranda öz kaynak kullanarak dış finansman kullanarak devam edeceğiz. Dolayısıyla, bizim şu andaki öngörülerimize göre çok ilave bir finansman temin etmeden bu işi sonuna kadar götürebilecek gibi gözüküyoruz.

Derin deniz operasyonlarında dünyada tecrübesi, pratiği olan çok fazla ülke ve şirket yok. Bilinen şirketleri biz davet ediyoruz, çalışmamızı anlatıyoruz, speklerimiz şartnamelerimizi hazırlıyoruz, ona göre de tekliflerimizi alıyoruz. O tekliflerden sonra da hem teknik hem de maliyet açısından en uygun teklifi tercih ediyoruz ve onlarla sözleşme yapıyoruz. Burada zaman zaman belki bir Avrupalı şirket olabiliyor, zaman zaman Amerikalı, zaman zaman yerli firmalar da bazı işlere talip olabiliyorlar dolayısıyla bu alanda tecrübe kazanmış, küresel olarak tecrübe kazanmış tüm firmalarla bu anlamda iş birliği yapıyoruz. Bu sizin bana sorunuz da söylemiş olduğunuz konunun açıklaması bu şekilde. Yoksa sahanın sahibi aslında ana operatör Türkiye Petrolleri.

Bu gazı üretip sistemi başladığımız andan itibaren tüketiciye yani daha doğrusu vatandaşımıza yansımış olacak.

Mühendislik çalışmaları tam netleşmedi ama bizim yaptığımız ilk çalışmalarda ilk yıl 3 ila 5 milyar metreküp sisteme girmiş olacağız. Sonra da toplamda 2027-28’e geldiğimizde 15 ila 20 milyar metreküp sisteme gaz basmış olacağız. Böyle baktığınızda aslında konutların ihtiyacı Türkiye’de de plato döneminde hemen hemen bu Sakarya Gaz Sahasından karşılanacak demektir. Ama ilk yıldan itibaren bunun etkilerini görmeye başlayacağız.

“YERLİ GAZ DAHA UCUZA MAL OLACAK”

Yapılan tüm çalışmalar şu anda ithal ettiğimiz gaza göre buradan çıkacak gazın maliyetinin daha ucuz olacağını gösteriyor. Rakam bugünden vermek doğru değil, çünkü günün sonunda yatırımlar yatırım miktarları netleşecek. Ayrıca gazın bir çıkartma, işletme maliyetleri var bunları da koyacağız ve burada işin ekonomi neyi gerektiriyorsa o şekilde hareket edilecek. Ama tüm öngörüler, tüm çalışmalar bugün ithal ettiğimiz gaza göre buranın çok daha ekonomik bir maliyet bize sunacağını gösteriyor. Derin denizde şüphesiz maliyetler yani şöyle Muharrem Bey’in haklı olduğu bir taraf var bir karadaki üretim maliyetlerine göre, yatırım ve işletme açısından tüm dünyada olduğu gibi bizde de daha pahalı olacak. Ama bizim avantajımız şu: Şimdi biz Türkiye’ye gazı nereden ithal ediyoruz? Rusya’dan, Azerbaycan’dan, İran’dan. Oradan binlerce kilometre uzaktan boru hatlarıyla bu gaz buraya taşınıyor. Ve doğal gaz piyasasında şu mantık var: Piyasada bir son nihai toptan satış fiyatı var, ama birde kuyu başına gittiğinizde orada bir üretim maliyeti var. Her zaman üretici taşıyıcı olmaz, taşıma şirketleri yani boru hatlarını işleten şirketler farklı yatırımcılar da olabilir. Bizim avantajımız kıyıya evet 150 kilometre belki yüksek gelebilir, ama binlerce kilometre uzakta Sibirya’daki bir gaza göre veya bir Hazar Denizinde çıkan veya İran Pas bölgesinde körfezde çıkan gazına göre taşıma maliyetlerini dikkate aldığınızda burası ekonomik olacak, bütün öngörülerimiz o şekilde.

“İTHALAT BAĞIMLILIĞIMIZI AZALTACAĞIZ”

Bu yılsonu itibariyle yaklaşık 8 milyar metreküplük kontrat sonlanıyor. Şu anda yenilemeyle alakalı müzakereler devam ediyor, yılsonuna kadar öyle tahmin ediyorum sonuçlanır. Onun dışında LNG’yle alakalı kontratlarımız var, onların bazılarının süreleri tamamlanacak. Bugündün bütün kontratları sonlandıracağız diye bir şey söylememiz söz konusu değil. Hala demin de ifade ettiğim gibi kendi talebimizi bu sahadan karşılama imkanımız yok teorik olarak. Dolayısıyla, ithalata bağımlılığımız devam edecek, ama bugünkü seviyelerde olmayacak, çok daha düşük seviyelerde olacak.

“LNG VE FSRU TESİSLERİ”

Biz yakın bir geçmişe kadar sadece boru hatlarıyla üç ülkeden doğal gaz ithal ediyorduk. Rusya, Azerbaycan ve İran. Sadece bir tane LNG terminalimiz vardı Marmara Ereğlisi. Buna Ege’de bir özel sektör terminali eklenmişti hatırlarsanız. Sonra da biz son birkaç yılda iki tane FSRU daha ekledik yani FSRU yüzer mobil doğal gaz depolama ve gazlaştırma ünitesi.

Ertuğrul Gazi bir tanesi, bir yine özel firmaya ait bir tesis daha var. Bunlarla birlikte biz boru gazına bağımlılığı ciddi oranda azalttık. LNG’nin şöyle bir avantajı var: Amerika’dan da, Afrika’dan da, Asya’dan da gemiye yükleyip bu doğal gazı buraya getirebilirsiniz uygun şartları, uygun fiyatları yakaladığınızda bu gazları getirip sistemi basabilirsiniz. Bizim bu dört tan LNG terminalimiz teorik olarak baktığımızda doğal gaz ihtiyacımızın yarısını yani rahatlıkla karşılayabilecek kapasitede.

Dolayısıyla, boru gazına bağımlılığımızı biz azaltmış olduk. Şimdi yeni stratejimiz şu: Gerek LNG yani sıvı doğal gaz, gerekse boru gazında en ucuz kaynaktan başlayarak sıralayacağız ihtiyacımızı ve dolayısıyla, bu bizim müzakerelerde bir yerde sizin dediğiniz gibi pazarlık gücümüzü artıracak. Daha esnek kontratlar yapabileceğiz. Belki daha kısa, orta dönem kontratlar yapacağız daha önceleri bu özellikle boru gazı kontratları 25 yıl, 30 yıl, 40 yıl süreyle yapılıyordu. Sebebi de şu: Henüz daha boru hattınız yok, uzun dönemli bir kontrat alacak ki satıcı o kontratla boru hattını da yapabilsin.

Çünkü içinde al ya da öde yükümlülükleri var. Bu sadece burası için de değil, Avrupa’da şimdi yeni rotalar, yeni güzergahlar var biliyorsunuz. Orada da ilk boru hatları yapıldığı zaman kontrat süreleri mümkün olduğu kadar uzun oluyor. Kısa dönemli olursa fiyat yükselir doğal olarak uzun dönemli yapılır. Şimdi bizim kontratlarımızın bu anlamda yenilenme sürelerinin gelmesi bizim elimizi bu anlamda güçlendirecek, daha esnek, daha piyasa odaklı fiyatlarla, rekabetçi fiyatlarla, belki daha kısa süreli kontratlarda ülkenin menfaatine olabilecek kontratları yapma imkanına kavuşmuş olacağız.

“KARADENİZ’E KIRK YENİ KUYU”

İlk sondajları Fatih Gemisiyle yapmıştık biliyorsunuz, sonra filomuza Kanuni Sondaj Gemimizi de eklemiştik. Kanuni Sondaj Gemisi de Fatih Sondaj Gemisinin açtığı kuyularda kuyu tamamlama işlemleri diye adlandırdığımız işleri yapıyordu. Test, üretime hazırlık gibi işlemleri var bu da aynı özellikle gemiler.

Üretimi hazırlıyor. Şu anda Türkali-2’de kanuni bu üretime hazırlama işlemlerini, test işlemlerine devam ediyor. Fatih Türkali-3’te bugünlerde çalışması bitti.

Biz sahanın tamamı için bir keşif miktarı açıkladık Amasra-1 hariç. Amasra-1 bizim ilk açıkladığımız sahanın dışında.

Yeni müjde verdiği 135 milyar metreküplük saha. Şimdi şu dört kuyu bizim o ilk açıkladığımız ve ilk üretim yapacağımız yer. Şimdi burada ne yapacağız? Biz bu sahada 40’a kadar kuyu açmayı planlıyoruz. Artık bu sahada keşif belli bu üç aşağı beş yukarı revize edilebilir yani ilk 405 milyar metreküplük alandan bahsediyorum.

Onu da söyleyeyim. Şimdi ilk etapta üretime geçebilmek için bizim bir 10 kuyu gibi bir kuyu hedefimiz var 10 kuyuyu tamamlarsak artık 2023’te inşallah bu hat şu şekilde olacak.

Filyos’a geleceğiz ve Filyos’ta da kıyıda yapılması gereken terminaller var, yani o gazın ayrıştırıldığı, ısıtıldığı, basıncın ayarlandığı tesisler var, onlar da bir taraftan devam ediyor, sonra da bizim ulusal iletim sistemimize bağlanmış olacak.

Bir kuyunun tamamlanma süresi keşif amaçlı kuyular aşağı yukarı 3 ay kadar oluyor. Niçin? Çünkü biz her bir metrede aşağıya inerken duruyor, bakıyoruz okuma yapıyoruz, test yapıyoruz. Dolayısıyla keşif amaçlı sondajlarımız hatırlayın Ağustos’ta biz Temmuz’un 15’i gibi tam bu dönemlerde geçtiğimiz yıl sondaja başlamıştık, Ağustos’un sonuna doğru o ilk veriyi verdik ilk iki katmanda. Sonra Ekim’de üçüncü ve dördüncü katlara indik, Ekim’de de diğerini açıkladık. Aşağı yukarı demek ki bir 3-4 aylık bir süre oldu. Sonraki Türkali-2, Türkali-3’teki sondaj hızımız neredeyse yarı yarıya iki kat hızlandı diyelim daha doğrusu. Dolayısıyla, burada bir 45-60 gün gibi bir sürelerde bir kuyuyu açabiliyoruz. Fakat kuyuyu açmak yetmiyor işte arkadan Kanuni gidiyor, orada kuyuyu üretime hazırlamak için başka işler yapıyor.

O da aşağı yukarı her bir kuyu için 45 gün, 60 gün arasında o da değişecek. Sonra tabi burada başka işler var kuyuyu açtınız bu karaya bu gazı nasıl getireceksiniz? Bu kuyuların başlarına özel ekipmanlar yerleştiriliyor. O ekipmanlar suyun altında robotlar vasıtasıyla, oraya biz tabi dalgıç falan indiremeyiz, çünkü 2 bin metre derinlikten bahsediyoruz, tamamen robotlar su altı robotları çalışıyor. Ve boru hatlarını ayrı ihale edeceğiz, onların siparişleri verildi, onlar gelecek kıyıya bağlanmış olacak. Çift hat çalışacağız buradan iki hat gelecek. Bu arada belki kafa karışıklığını önlemek için Amasra-1 kuyusu yine bu Sakarya Gaz Sahamızın kuzeydoğusunda kalan bölüm 135 milyar metreküplük. Orada da ilave kuyular açacağız ve o kuyulardan üretim içinde önce bu sahaya getireceğiz boru hattıyla, çünkü hazır bizim artık.

Burası da 150-160 kilometre civarında. Burada artık bizim bir üretim merkezimiz olacak suyun altında kolektörler var bu her kuyunun çıkışındaki boruları belli merkezlerde toplayıp ana borulara aktarmamız gerekiyor gazı onlar yapılacak. Ve sonrasında da inşallah kıyıya getirmiş olacağız.

“DOĞAL GAZ ÜRETİM SÜRECİ”

Eğer deniz üstü platformu kuracak olsak burası doğru 3-4 yılda yetişmez, çünkü bu kadar derinlikte bir platformun inşası ciddi bir zaman tüketir ve daha pahalıdır. Fakat artık bu tip derin denizlerde deniz üstü platformu kurmuyorsunuz, bütün işleri suyun altında denizin tabanında yapıyorsunuz. Bu size maliyet avantajı ve zaman avantajı sağlıyor. Onun için de işte süreleri kısaltabiliyoruz.

Bu kuyular aşağı yukarı 2 bin metre daha karanın içerisinde ilerliyor. Toplamda baktığınızda deniz seviyesinden biz 4 bin metre aşağıdayız, bunun 2 bin metresi suyun içerisinde, 2 bin metresi de karada. Gemilerimiz son derece modern yeni gemiler, normal deniz seviyesinden 10-12 kilometre aşağıya kadar inebilir bir sıkıntı yok. Ama rezervuarı biz o bölgede gördüğümüz için daha aşağıya inmedik. Biraz daha mesela Tuna-1’de bir miktar 5 bin metrelere kadar indik acaba başka bir yapı olabilir mi diye, ama sismik verilerle de baktığımızda daha aşağıda bir potansiyel içermedi. Dolayısıyla ilk 2 bin metrede, yani su tabanından itibaren baktığımızda bir potansiyel içerdiğini görüyoruz. Burada şimdi bu sondajları bu gemilerimiz üzerindeki kulelerle yapıyoruz. Açtıktan sonra burada gaz okumaları yapılıyor, basıncı, efendim gazın fiziksel ve kimyasal özelliklerine bakılıyor, sonra da buna uygun olarak Kanuni gemisi gittiği zaman işte kuyuyu üretime hazırlama işi diyoruz biz, orada bir kuyu içerisinde filifrasyon işlemler için bazı ekipmanların aşağıya yerleştirilmesi gerekiyor, bunlar şu anda yerleştirildi. Sonra geminin üstünde bazı yine ayrıştırma işlemleri olacak bu uzun süreli akış testlerini yapabilmek için. Biraz önce arkadaşlarla onu da görüştüm, orada da büyük oranda hazırlıklarımız tamam vaziyette. Sonra birkaç gün içerisinde geminin üzerinden artık uzun süreli akış testlerini de yapabileceğiz. Bunlar bize bu sahanın mühendislik çalışmaları ve detaylı projelendirmedeki ihtiyaç duyduğumuz verileri vermiş olacak ve onunla da biz inşallah buradaki, sahadaki saha geliştirme çalışmaları diyoruz, ilerlemiş olacağız. Bunlar tamamen suyun altında yapılıyor, valfler var, bazı telemetrik ekipmanlar var, kablolar var. Suyun içerisinde.

“YERLİ SU ALTI ROBOTU: KAŞİF”

Sayın Cumhurbaşkanımızla gittiğimizde de ona da aslında göstermiş oldum. O da yine Türkiye’de bir yerli firmanın çözümüdür, Türkiye Petrolleri’nin desteğiyle yapılmış bir çözümdür. Hakikaten ithal ettiğimiz ürünlere göre hem maliyet avantajı sağladı, hem de kabiliyetleri daha yüksek. Hatta şimdi arkadaşlar onu, o Kaşif 1’i, 2, 3 biraz daha geliştirmek de istiyorlar. Su altı robotlarında Türkiye bir anlamda kendisine bir iş kolu da aslında oluşturmuş oluyor yerli firmalarla birlikte.

Ekipmanlar gemiye sonradan alınıyor, yani gemiyle birlikte gelmiyor, o su altı robotlarını sonradan tedarik ediyorsunuz. Ama gemide ona uygun platformlar var şüphesiz, çünkü onun suyun altına indirilmesi, oradan görüntü alıyor…

Robotun üzerinde iki tane kolu var, o iki kolla insanın yapabildiği, yani karada yapabildiği işleri yapıyor. Ne yapıyor? Somun sıkacak, gevşetecek, onu yapabiliyor. Onun dışında kameralarla yukarıdan operatör onu izleyebiliyor, bir kaçak varsa onu gözleyebiliyor. Valfi açıp kapayacaksa oradan onları yapabiliyor. Yani oraya biz bir dalgıç indirmiş olsaydık, hani öyle canlandıralım, onun yapabileceği, insanın yapabileceği işleri ve daha güçlü bir de aslında, onu da ilave koymak lazım.

İnsanın gücünden daha fazla. Onların hepsini suyun altında yapabiliyor. Biraz bu otomobil fabrikalarındaki robotları biraz canlandırırsa izleyenlerimiz daha iyi anlaşılır.

Kaşif’in iki tane kolu var, birisi bu saptama, somunları sıkan, öbürü tutan bir kol. Bunlar demin bahsettiğim bu kuyu başındaki deniz altındaki iş ve işlemleri gemi üstünden bir operatör yardımıyla yapmaya yarayan robotlar. Tabii çok yüksek derinliklerde çalışıyoruz, 2 bin metrelerden bahsediyorum ki oradaki su basıncı yaklaşık 200 atmosfer, 200 bardan bahsediyoruz, mukavemetin ona dayanıklı olması son derece önemli. Türk mühendisleri tarafından bu çözüm geliştirildi Türkiye Petrolleri’yle birlikte ve arkadaşlarımın bana verdiği bilgiye göre de söyleyeyim, ithal ürüne göre performansı çok yüksek ve maliyeti de 10’da bir.

“AMASRA-1’DE ÇALIŞMALAR TAMAMLANDI”

Amasra-1’deki kuyu sondaj işleminin hepsini tamamladık, oradaki miktarı teslim etmiş olduk. Şimdi dikkat ederseniz bakın Barbaros Hayrettin Paşa da şu anda Karadeniz’de, sismiklerine devam ediyor üç boyutlu. Biz şu kırmızı alanda, yaklaşık 10 bin kilometrekarelik alanda üç boyutlu sismik çalışmalarımızı topladık, o verilerden sonra Amasra-1’de yeni keşif amaçlı sondajımızı yaptık. Şimdi şu bölgede belki, yani şu anda Türkali-2 kuyusu diye gözüküyor, daha doğrusu geminin olduğu yerde, şu bölgede bir yeni keşif amaçlı sondaj yapabiliriz. Ama muhtemelen o önümüzdeki yılın ilk çeyreğinde olur gibi gözüküyor.

“DOĞAL GAZDA KAYNAK ÇEŞİTLİLİĞİ”

Ülkedeki doğal gaz arz güvenliğini temin edebilmek için ülkede biz kaynak çeşitliliği oluşturmaya çalışıyoruz. Bu anlamda şöyle en doğudan başlayacak olursak, İran’dan bir doğal gaz girişimiz var, günlük ne kadarmış? 28,5 milyon metreküp. Azerbaycan’dan bir Bakü-Tiflis-Erzurum’da sonlanan bir boru hattımız var ilk biliyorsunuz yapılan, Şahdeniz-1’den çıkan, oradan 19-20 milyon metreküplük bir gaz girişimiz var. Mavi Akım’ı hatırlayacaksınız 2000’li yılların başlarında devreye aldığımız, bu Rusya’dan gelen bir gaz 47.3 milyon metreküplük. Biraz daha batıya gidiyoruz, işte TürkAkımı’nı görüyorsunuz, TürkAkımı’nın Kıyıköy’den girdiği nokta, buradan yaklaşık 47 milyon metreküp/güne kadar çıkabiliyoruz.

TürkAkımı-2 şu anda Avrupa pazarına dönük projelendirildi, ama iki hat da Türkiye’ye çıkıyor. Teknik olarak o hattan da biz gaz istersek alabiliriz. Fakat projeksiyonlarımızda o hat ayrı, Avrupa pazarına çalışıyor, Türkiye’ye ayrı çalışıyor..

Zaman zaman alternatif oluşturmak açısından ve özellikle de LNG fiyatları spotta yazın boru gazına göre daha ekonomik olabiliyor, o zaman biz bir yerde fırsatları değerlendiriyoruz depoya basmak için.

Onun dışında burada 25 milyon metreküp/gün bizim Silivri’de aslında bir doğal gaz depomuz var, yeraltı depomuz, bunun kapasitesini de artıracağız inşallah. Şu anda burası 2.8 milyar metreküp depolayabiliyor, 3 sene içerisinde 2023’te inşallah orayı iki katına kadar artıracağız, onun ihalesi, sözleşmesi yapıldı ve çalışmaları da devam ediyor bu arada.

Şurada yeni bir projemiz var, Saros’ta, burada da yine FSRU terminali yapacağız, gemi bağlamayacağız buraya, hazır terminalimiz olsun istiyoruz.

Acil durumlarda, zor günlerde herhangi bir FSRU gemisi ki bizde iki tane var, onlardan bir tanesini buraya kaydırdığımızda bir yeni giriş noktası oluşturuyoruz. Ege’de batıda bir tane kara LNG terminalimiz var, bir de denizde yine FSRU dediğimiz bir tesisimiz var.

En son işte geçtiğimiz günlerde Ertuğrul Gazi’yi bağladığımız, bu aslında iki yıldır bu terminal çalışıyor, ama gemi ilk önce kiralıktı, biz o günlerde hemen yeni gemi siparişi de vermiştik, o da geldi hamdolsun Nisan’da, şimdi oradan da sisteme giriş sağlamış olduk.

Ülkemiz büyük bir coğrafyada, biraz doğumuzda kaynak ülkeleri var, batımızda da tüketim ülkeleri var Avrupa başta olmak üzere, bunun tabii birtakım avantajları da var. Ama güneyden dikkat ederseniz bir giriş noktamız yok. Biz o zaman ne yapıyorduk? İşte kuzeyden, doğudan, batıdan gelen gazı, çünkü biz 81 ilimizin tamamına doğal gaz götürüyoruz, buralara kadar götürürken basınç kayıpları yaşanıyordu. Burada sisteme bu kadar kapasiteli bir giriş sağladığımızda buradaki sistem dengesini de rahatlatmış olduk. Basınç sorunlarımız artık hiç kalmadı.

Biz bugüne kadar boru gazıyla bize gaz tedarik eden ülkelerden ciddi bir sıkıntı yaşamadık, hakikaten iyi ticari ilişkiler, ekonomik ilişkiler içerisinde de olduk. Burada vazgeçme nedeni tamamen piyasa koşulları olur. Yani daha uygun bir kaynaktan ben gazı getirebiliyorsam daha uygun şartlarda, doğal olarak ülkede onu kullanmış olacağız. Bu bir yerde rekabetin belirleyeceği bir durum. Hangi kaynak devre dışı kalır veya azalır sorusunun cevabını bugünden ben de bilmiyorum. Ama işte bu müzakerelerde gelen fiyatlar, şartlar ortaya çıktıkça diyeceğiz ki şu kaynaktan biraz azaltalım, şundan biraz daha çok getirelim vesaire, bunların hepsine o dönemde karar vermiş olacağız.

“AKDENİZ’DEKİ, ÇALIŞMALAR”

Akdeniz’de de aslında biz yaklaşık 3 yıldır gerek kendi ruhsat alanlarımızda, yani Türkiye Cumhuriyeti’nin ruhsat alanlarında, gerekse Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nden aldığımız ruhsat sahalarında 8 kadar yine sondaj yapmıştık. Somut bir keşfimiz Karadeniz’deki gibi olmamıştı, ama gaz emarelerinin olduğu bazı sondajlarımız olmuştu, oraları şimdi tekrar arkadaşlar bir mühendislik çalışması yaparak değerlendirme yapıyorlar.

Yine Oruç Reis şu anda Antalya açıklarında üç boyutlu sismik çalışmalarına devam diyor. Bu arada Yavuz uzun dönemli bir bakım arası vermiştik, şimdi Yavuz’la alakalı olarak bir çalışmamız var, o da tekrar İstanbul’a çektik Haydarpaşa Limanına, oradaki kule sökümünden sonra yavuz sondaj gemimizi de Sakarya gaz sahasında 3’üncü gemi olarak oraya göndermiş olacağız, böylece hızlanacağız inşallah.

Orada biz 8 tane sondaj yaptık biliyorsunuz, kendi sahalarımızda yaptık, bulsak açıklarız, yani onu çok net bir şekilde söyleyeyim. Bazı emareler, veriler var elimizde, ümitli olduğumuz alanlar var, ama biz kurum olarak, Bakanlık olarak emin olmadan bir şey açıklamak istemiyoruz.

Oradaki hak ve menfaatlerimizden vazgeçmiş değiliz. Hem Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin hak ve menfaatlerini koruyoruz oradan almış olduğumuz ruhsatlardaki arama faaliyetlerimizle ilgili, hem de Türkiye Cumhuriyeti’nin. Uluslararası hukuka göre de zaten haklılığımız ayan beyan ortada, her platformda bunları da muhataplarımıza söylüyoruz.

Meis’ten Yunanistan anakarasına olan mesafe neredeyse 600 kilometre, gelip oradan bir alan kapatarak burada 40 bin kilometrekarelik Türkiye’nin güneydeki alanını kapatmak suretiyle bizi adeta anakaraya hapseden bir anlayış var. Dünyada bunun çeşitli örnekleri var, Fransa’yla İngiltere arasında yaşanmış bir örnek var, şu anda harita burada yok, orada da kanal bölgesinde, yani Manş Kanalı bölgesinde Fransa’nın kıyılarına yakın, ama İngiltere’ye ait olan … dedikleri 2-3 tane küçük adacık var, Birleşik Krallık’ın egemenliği altında. Bunlar 1970’li yıllarda yaşanmış bir ihtilaf, anlaşamamışlar. Fransa demiş ki, biz deniz yetki sahamızı adaları dikkate almadan ortadan bölmemiz lazım. İngiltere demiş ki, bugünkü Yunanistan’ın tezlerini savunmuş, hayır, olmaz, adalara kadar bu alanın tamamı bize aittir. Ve uluslararası tahkime gitmişler, uluslararası tahkim demiş ki, adaların karasuları olur, eyvallah, 12 mil, onun dışında iki ana kara ülkesi kıyıları ortak paylaşır, böyle bir örnek var. Malta’yla Libya arasında yaşanmış benzer bir örnek var, Tunus’la…

Bizim en son Libya’yla yapmış olduğumuz deniz yetki anlaşması bu adaların karasularını dikkate alarak aşağıda Libya’yla kıyıdan kıyıya kesişen bir alanımız var biliyorsunuz ve onun doğu kısmının bize ait olduğunu söylüyoruz. Mısır’la ise bu alanda ihtilafımız yok. Aslında Mısır’la da bizim tezimiz şu: Ada ülkeleri ve adaların demin bahsettiğim çerçevede bir karasuyu var, eyvallah, onun dışında karşıdaki kıyıdaş ülkeler ortay hat üzerinde bir yetki paylaşımı yapabilir. Normalde bu paylaşımı yapmış olsa Mısır’ın bugün Güney Kıbrıs Rum Cumhuriyeti’yle ve Yunanistan’la yapmış olduğu anlaşmalara göre daha avantajlı bir durumu söz konusu olacak.

Önce sismik çalışma yapıyorsunuz. Sismik çalışma demek, yerin altının bir yerde filmini çekiyorsunuz. Şimdi hani ben bunu zaman zaman örneklendiriyorum, işte iki boyutlu film bir röntgen filmi. Yani gittiniz bir akciğer filmi çektirdiniz, 3 boyutlu bunun MR’ı, daha detaylı. Şimdi bu filmleri işte radyoloji uzmanı okuyor, işte şurada bir kitle var diyor, buradan bir parça alalım diyor biyopsi. Bizim sondajlarımız aslında bir yerde o sismik çalışmalarda ortaya çıkan verilerin tespiti yapılan bir işlem. Şimdi buralarda sismik çalışmalarda bir şey çıkmadıysa, yani her bir operasyonun milyonlarca dolarlık maliyeti var, gereksiz yere orada öyle bir sondaj faaliyetine girmeyiz, girmemizin bir anlamı yok. Teknik olarak olma ihtimali olmayan yerlere bir sondaj faaliyetine girmeyiz.

“AKDENİZ’DE MISIR, İSRAİL VE AB İLE İLİŞKİLER”

Tabi özellikle son aylarda biliyorsunuz Dışişleri Bakan Yardımcımızın başkanlığında bir heyet gitti, diplomatik ilişkilerin bir yerde geliştirilmesine dönük her iki ülkede de bir niyet birliği olduğu ortaya çıkıt. Şimdi o görüşmeler yine teknik seviyede devam ediyor. Biz bu tip diplomatik ilişkilerin kaldıracı olarak ekonomik ve ticari ilişkilerin geliştirilmesinin önemli bir parametre olduğunu düşünüyoruz. Orada da özellikle enerji alanında bir işbirliği bu tip diplomatik ilişkileri de aslıda bir yerde gelişmesine yardımcı olabilir diye düşünüyoruz. Bir önyargımız açıkçısı, bu anlamda karşılıklı oturulup uygun şartlar varsa ve her iki tarafın hak ve menfaatine uygun bir şart oluşursa bu tip iş birlikleri olabilir

Bizimle alakalı olarak bu anlamda bir mesaj yok. Onlar biliyorsunuz en son Zohr sahasının dışında da yeni sahaları aramaya açacaklarını söylemişlerdi, orada henüz daha süreç devam ediyor. Biz henüz karar vermedik, yani bu anlamda bir iş birliği yapabilir miyiz, yapamaz mıyız? Biraz da şimdi diplomasi trafiğine alan açıyoruz, oradan gelebilecek olumlu pozitif geri bildirimler bu ilişkileri biraz daha gelişmesini hızlandırabilir.

Bildiğiniz gibi İsrail’de yeni bir hükümet şu anda güvenoyu aldı, kuruldu, henüz daha hükümet programı da netlik kazanmadı. Ama bu tip böyle hükümet değişiklileri geçmişte bozulan ilişkilerin restorasyonu açısından önemli fırsatlardır, biz de onu öyle görüyoruz. Hükümet programını açıklayacak, bu anlamda ilişkilere açık olup-olmadığını hep birlikte göreceğiz.

Bizim öteden beri söylediğimiz, özellikle Doğu Akdeniz’de kıyıdaş olan bütün ülkelerle bir konferansta bir araya gelip bu tezlerimizi, karşılıklı anlaştığımız ya da anlaşmadığımız konuları masaya yatırmak ve kazan-kazan mantığıyla her iki ülkenin de faydasına olabilecek bir proje, iş birliği varsa bunları da oturur konuşuruz, müzakere ederiz, hayata geçmesi için de ne gerekiyorsa yapılır.

Sayın Cumhurbaşkanımız bu konuda biliyorsunuz bir açık çek verdi, herkes masanın etrafına gelsin bunları konuşalım, tartışalım. Ne İsrail oradan kalkıp gidecek bir yere, ne Türkiye kalkıp gidecek, ne de Mısır. Yani bu sorunları çözmek aslında bu ülkelerin uzun vadeli menfaatine olan hususlar baktığınızda.

Prensipte Avrupa Birliği buna sıcak bakıyor, teknik birtakım temasların olduğunu biliyorum, yani formatı nasıl olacak, nasıl geliştirilecek, ama henüz daha şu tarihte şurada toplanalım gibi bir cevap gelmiş değil, ama hayır da demediler, teknik görüşmeler devam ediyor.

“LÜBNAN İLE DENİZ YETKİ ANLAŞMASI”

Lübnan da zaman zaman Akdeniz’deki bölgelerinde arama ruhsatları ihalesine çıkıyor, devam eden ihaleler oluyor, ama orada henüz bir keşif yok. Biliyorsunuz Doğu Akdeniz’de 3 ülkenin keşfi var, ilk önce İsrail bulmuştu Leviathan bölgesi başta olmak üzere önemli bir miktarda, sonra Mısır buldu, en son da Güney Kıbrıs Rum Kesimi bulundu. Baktığınızda bulunan keşifler hemen hemen Akdeniz’in ortay hattının güneyinde gibi, yani Ada’nın güneyindeki keşifler gibi. Bizim sahalarımız ağırlıklı daha kuzeyde tabi, bizim çalışmalarımız da devam ediyor. Ama Lübnan’da da bir keşif yok.

Lübnan’la da anlaşma olabilir, çünkü şöyle: Kıyıdaş ülkelerin illa karşı kıyıdaş olması gerekmiyor biliyorsunuz. Nitekim Libya’yla da baktığımızda yaptığımızda da eğer bir kıyınızdan öbür ülkenin kıyısını görebiliyorsanız teorik olarak, tabi böyle gözle bakışla gözükmüyor, karşılıklı, bu anlamda Lübnan’la da oturup böyle bir anlaşma yapılabilir, fakat bugüne kadar herhangi bir girişim olmuş değil.  Lübnan’la bu arada tabi arada bir de Suriye var biliyorsunuz, yani aslında sınırlarımız anlamında bir ihtilaf olabilecek bir konu da yok.

“İTHALAT YERİNE YERLİ KÖMÜR”

Aslında biz yerli kömürü de ithal ürünlere göre teşvik ediyoruz ve öncelik verdiğimiz alanlardan birisi. Maalesef ama orada çok istediğimiz hıza ulaşamadık. 3-4 tane son dönemde özel sektör eliyle yapılan santraller, tesisler var. Bunda başlıca neden? Türkiye’deki linyit rezervimiz çok fazla, fakat linyit kömürlerinin kalorisi ithal kömüre göre görece daha düşük, bundan dolayı da yatırım maliyetleri ve işletme giderleri bir yüksek oluyor rekabet kabiliyeti açısından. Ama biz buna rağmen, biliyorsunuz bir yasa çıkmıştı, o yasayla da buradaki elektriğin ki aşağı yukarı yüzde 50, yüzde 60’ına belli bir fiyattan alım garantisi vermek suretiyle yerli kömürü destekliyoruz. Çünkü yerli kömürde döviz çıkmamış oluyor yurt dışına ve büyük bir istihdam yaratmış oluyoruz aslına baktığımızda hem madencilik tarafında, hem santral işletmeciliği tarafında. Fakat açığı bir şekilde kapatmak için de ithal kömür santralleri var biliyorsunuz, doğal gaz santralleri var. Bizim için birinci önemli konu, kırmızı çizgimiz, arz güvenliği, ikincisi de daha çok yerli ve yenilebilir kaynak, sonra tabi ki vatandaşı karanlıkta bırakacak halimiz yok, ithal kaynaklar da sistemin içerisinde bir çeşit olarak bulunuyor.

“VADELİ ELEKTRİK PİYASASI”

Vadeli elektrik piyasasında şöyle: Uzun dönemli, yani geleceğe dönük aylık, 3 aylık, 6 aylık, hatta 12 ay vadeli teslimatlı anlaşmaları bugünden yapabiliyorsunuz. Bu bize ne getiriyor? Öngörülebilirliği artırıyor bu piyasada. Özellikle büyük tüketiciler ve sanayiciler açısından işte 6 ay sonraki fiyatlara göre eğer maliyetlerini bugünden hesaplayabilirse uzun dönemli anlaşmalara girebilir, yani bir cam üretiyorsunuzdur, seramik üretiyor olabilirsiniz veya bir çimento fabrikası olabilir. O açıdan gelişmiş piyasalarda vardı, biz de 2 yıldır üzerinde yoğun bir şekilde çalışıyorduk, hatta 3 yıldır, tamamen yerli bir çözümle, yeni bir yazılımla bunu yaptık, Haziran’ın başında da değiniz gibi devreye aldık. Benzer bir piyasayı Ekim ayında doğal gazda da açmış olacağız, yine orada da aylık, 3 aylık, 6 aylık, belki 1 yıllık ileri teslimatlı bugünden bağlanmış bir yerde ikili anlaşma gibi düşünelim, bir piyasayı açmış olacağız. Piyasanın derinliği artacak, bu alana girmek isteyen başka yatırımcılar da girebilirler. Bu anlamda güzel bir araç olacağını düşünüyoruz.

“AKARYAKIT FİYATLARI”

Akaryakıttaki ÖTV konusu normal KDV’nin dışında ve hemen hemen tüm gelişmiş ülkelerde özellikle akaryakıt üzerinde standart KDV’nin üzerinde birtakım vergi politikaları var, Türkiye’de de var. Türkiye ama son birkaç yıldır özellikle ham petrole gelen fiyat artışlarını doğrudan tüketiciye, vatandaşa yansıtmamak için eşelmobil diye adlandırdığımız ÖTV üzerinden bunu bir yerde sübvanse etmiş oldu, yani vergileri oynamak suretiyle vatandaşa yansımasını engellemiş oldu. O politikada bir değişiklik yok, Sayın Cumhurbaşkanımız da gayet net bir şekilde açıklamış, Avrupa’yla kıyasladığımızda geçmişe göre bugün çok daha avantajlı durumda. Dolayısıyla hani burada Sayın Kılıçdaroğlu’nun polemiğinin bir karşılığı olduğunu düşünmüyorum. Sayın Cumhurbaşkanımız gayet açık ve net bir şekilde bunu ifade etmiş oldu, vergilerde bu avantaj, bu uygulama devam edecek.

“TEİAŞ’IN HALKA ARZI”

Son 20 yılda aslında AK Parti hükümetleri özelleştirmeyle alakalı bir politikası, buna uygun geliştirmiş olduğu bir strateji var. Biz birçok varlığımızı hem enerji sektöründe, hem de diğer alanlarda, işte mesela Telekom örneğini verdiniz, rafineleri özelleştirdik, petrokimya tesislerini. Gelişmiş ülkelerdeki dünyadaki uygulamalara baktığınızda da bu alandan devletler artık yavaş çıkıyor. Niye? Çünkü bu alanda özel girişimci, yani özel sektör, şahıslar, kişiler veya çok ortaklı yapılar bu alanda yatırım yapabiliyorlar, daha rekabetçi olabiliyorlar, daha verimli kaynakları kullanabiliyorlar ve orta-uzun vadede de bu verimlilik tüketicilere, kullanıcılara yansımış oluyor; bu bir genel bir değerlendirme yapacak olursak.

Nitekim biz TEDAŞ mesela elektrik dağıtım sektörünü özelleştirdik, bazı verimsiz santrallerimiz vardı elektrik üretim tarafında, onları özelleştirmiş olduk. Bir yandan da kamu bu alanda bir yatırım yapmamak suretiyle, özel sektörü açmak suretiyle de birçok yatırımcıyı Türkiye’ye çekti, Türkiye’de birçok yeni girişimci başka alanlardan çıkarak bu alanda yatırım yaptı.

Son 20 yılda enerji sektörüne elektrik ve doğal gaz 100 milyar dolarlık bir yatırımı olmuş ve bunun hemen hemen yüzde 90’lık kısmı da özel sektör eliyle oldu. Eğer özel sektör burada olmasaydı bu yatırımın tamamını kamu devlet eliyle yapacaktık ve çok daha uzun süre bunları gerçekleştiriyor olacaktık, ama özel sektör dinamizmi çok daha hızlı bu işleri realize etmiş oldu.

TEİAŞ’a gelince; TEİAŞ Türkiye’deki elektrik iletim sistemini işleten bir kamu iktisadi teşekkülümüz. Burası bir klasik özelleştirme değil, halka arz, çoğunluk hissesi devlette kalacak, dolayısıyla yönetim yetkisi ve denetim yetkisi devlette olmaya devam edecek, azınlık hissesi halka arz edilmiş olacak ve sermayeyi de tabana yayacağız, yani sizler de isterseniz bu kurumların hisselerine sahip olabileceksiniz. Buna benzer örnekler yurt dışında da var. Geçtiğimiz günlerde bir muhalefet temsilcisi dünyada yok, biz niye yapıyoruz dedi. Amerika’da da, İngiltere’de de, Avrupa’nın birçok ülkesinde iletim operatörleri halka açık durumda, hatta orada halka açıklık oranları çok daha yüksek. Bu bir yerde kaynak girişi sağlamış olacak, bu kaynak girişiyle biz yeni yatırımlara bir yerde finansman temin etmiş olacağız.

Şu andaki bütün düşüncelerimiz... Tabi bu süreci biz Hazine Maliye Bakanlığı’nın ilgili kurumu Özelleştirme İdaresi Başkanlığıyla yapıyoruz. Biliyorsunuz Özelleştirme Kanununda yetki ve sorumluluğu o kuruma vermiş, ama bu kuruluş Enerji Bakanlığımızın ilgili bir kurumu olduğu için bizimle iş birliği içerisinde bunu yapacak, nitekim karar da o şekilde çıktı.

Tabi burada aslında özellikle Türkiye’de belli muhalif kesimler özelleştirmeye mesafeli, aykırı söylemleri olan bir muhalif söylem var, her bir özelleştirmede bu tip muhalif söylemleri duyuyoruz. Ama rahmetli Özal döneminden bu yana kadar neredeyse bir 40 yılı devirdik, sizler de hatırlarsınız, bizler de hatırlarız birçok hükümet geldi geçti, özelleştirme bazı dönemlerde hız kazandı, bazı dönemlerde yavaşladı, ama hep gündemde oldu ve Türkiye’de hakikaten son derece başarılı özelleştirmeler de var.

Şimdi yaklaşık maliyetleri Özelleştirme İdaresi önceden belirliyor, onu biliyorsunuz açıklamıyor, işte istekliler giriyor, pey sürmek suretiyle bir değer yakalanıyor, en yüksek teklifi veren de, bu blok satışlar için konuşuyorum ama, yanlış anlaşılmasın, bunu alıyor. Nitekim zaman zaman geriye dönüp baktığımızda belirlenen yaklaşık maliyetlerin çok üzerinde satış bedellerine ulaşıldı. Bu kaynak nereye kullanıldı? Diğer altyapı hizmetlerine kullanıldı, yani yollar yapılıyor, havaalanları, hastaneler, eğitim kurumları baktığınızda. Devlet bir anlamda modern olarak bugünkü devlet serbest girişimcinin yapabileceği alanlardan çekilmek suretiyle daha çok düzenleme ve denetlemeye odaklanarak veya özel sektörün girmediği alanlara yoğunlaşarak bu hizmetleri sürdürmeye çalışıyor. Türkiye’de bence özellikle AK Parti hükümetleri zamanında bu süreç son derece başarılı yönetildi, iyi bir tecrübe ve deneyim var, genelde bu şekilde bir yaklaşımımız söz konusu. Özelde de TEİAŞ’a ilişkin burada tamamen bir halka arz olacak, yönetim, denetim bizde olacak, çalışanların özlük haklarında herhangi bir sorun olmayacak, yine onlar kamu çalışanı olacaklar.

“EÜAŞ’TA SON DURUM”

EÜAŞ’ta biz geçmişte bazı varlıklarını, bazı santrallerini bünyeden alıp varlık satışı tesis bazlı, santral bazlı özelleştirmeler yapmıştık biliyorsunuz, bu yine olabilir. Ama bu öbüründen farklı, çünkü iletim sistemi bir bütün, yani üretim santralleriyle tüketim noktaları arasında enerjinin naklini sağlayan bir kuruluştan bahsediyoruz, bir şebeke operatöründen bahsediyoruz, bir yerde elektriğin otobanlarını işleten kurum bu, bir üretici değil, sisteme giriş-çıkışları yapıyor. Bir de bu kurumlar zaten Enerji Piyasası Düzenleme Kurumunun düzenleme ve denetlemelerine tabi, yani burada serbest piyasa herkesin başıboş hareket edeceği, dileyenin dilediğini yapacağı bir alan değil, kurallı bir piyasa…

Çoğunluk hissesi kamuda kalıyor, Sayıştay denetimi de yüzde 50’nin üzerinde kamu hissesinin olduğu her kurama Sayıştay denetimi devam eder, yapılır.

Demin de ifade ettiğim gibi, zaten yönetim ve denetim yetkisi bizde olan bir kurumdan bahsediyoruz. Belki yüzde 5, belki yüzde 10’luk bir hissenin halka arzı böyle bir tehlikeyi yol açar mı? Açmaz.

Tekrar ediyorum açık ve net, programımızın adına uygun, burada çoğunluk hissesi kamuda olmaya devam edecek, dolayısıyla bu risklerin hiçbirisi söz konusu değil.

Ayrıca böyle olmasına rağmen şunu da söyleyeyim: Enerji Piyasası Düzenleme Kurumu mesela dağıtım şebekeleri açısından da baktığınızda, iletişim şebekeleri açısından da baktığınızda sahibinin kim olduğuna bakmaksızın bu sistemin operasyon güvenliğine ilişkin her türlü teknik, idari, hukuki kuralları koyar ve ona uyumluluğunu da denetler. O açıdan biraz bu serbest piyasaları, düzenlenen piyasaları bilmeyen kişilerin yanlış bilgi üzerine fikirlerini beyan etmesi olarak değerlendiriyorum. Böyle bir risk yok, dünyada da buna benzer çok örnekler var. O, şuna benziyor: Yani hava yolu şirketi özel olursa acaba gerekli denetim olmaz da uçak düşer mi? Yani yüzlerce özel hava yolu şirketi var, ama o hava yolu şirketlerinin hangi kurallara göre bakım yapacağı, işletme yapacağı kamu otoriteleri tarafından belirlenmiş mi? Belirlenmiş. Ona uymazsan o uçağı uçurabilir misiniz? Uçuramazsınız. Yani buradan hareketle, hani bir benzerlik olsun diye söylüyorum, kafalarda daha iyi canlansın diye söylüyorum, bunun ondan bir farkı yok.

Kaldı ki, tekrar altını çiziyoruz, burada kamunun yönetimi ve denetimi yine devam edecek, bir endişeye gerek yok.

“KARBON EMİSYONU İLE MÜCADELE”

Şimdi özellikle 21. asırla birlikte başlayan bu iklim değişikliğiyle mücadele programı kapsamında biliyorsunuz en son işte Paris’te bir anlaşma yapıldı ve Paris’e taraf olan ülkeler emisyon azaltımına ilişkin, yani karbondioksit azaltımına ilişkin birtakım taahhütlerde bulunuyorlar.

Türkiye’nin oradaki konumu şu: Biz gelişen bir ülkeyiz, biz artıştan azaltım konusunda taahhütte bulunabiliriz. Gelişmiş ülkeler gibi, yani sanayisi gelişmiş, belli bir noktaya gelmiş ülkeler biliyorsunuz onlar bazıları 1994’lü seviyelerdeki karbondioksit emisyonlarının daha da altına inmeyi hedefliyor, bazıları kendilerine göre 2010’lu yılları belirleyenler var, bir tarih belirliyorlar, bu tarihte ben diyor maksimum seviyeye ulaştım, bundan sonra artık diyor karbondioksit salınımlarını azaltacağım yıllık. Türkiye gibi gelişmekte olan ülkeler ise artıştan azaltım taahhüdünde bulunuyorlar. Yani biz herhangi bir tedbir almasaydık, klasik yakıtlarla ve klasik sanayi sistemiyle yılda örnek veriyorum 100 ton karbondioksit üretecektik, aldığımız tedbirle ve teşviklerle 100 değil 90 üreteceğiz bundan sonra. Ama biz 20 sene önce 80 üretiyorduk, onun bir miktar üzerinde kalacağız bir müddet, fakat aldığımız tedbirlerle artışı azaltacağız. Bu biraz kavram tartışması aslında dünyada...

“YENİLENEBİLİR ENERJİDE SON GELİŞMELER”

Bu kapsamda Türkiye de yenilenebilir enerji kaynaklarıyla alakalı biliyorsun birtakım teşvik kanunları çıkardı, rüzgar, hidrolik, güneş, jeotermal, biyokitle gibi yenilenebilir kaynaklara 10 yıl süreyle alım garantisi verildi ve bugün geldiğimiz seviyede kurulu gücümüz, ki 98 bin megavatlara çıktı, yüzde 52’si, yüzde 53’ü yenilenebilir kaynaklardan elde ediliyor, başka bir ifadeyle yeşil enerjiyi kullanıyoruz. Ve Avrupa’da bu kurulu gücümüzle biz 5’inci, dünyada 13’üncüyüz, gayet de iyi bir noktadayız.

Peki, niye YEK-G var? Şimdi bazı tüketiciler özellikle de bazı sanayi kuruluşları veya bazı kurumsal firmalar bu iklim değişikliğiyle mücadele kapsamında kendi karbon-nötr hedeflerini açıklamaya başladı, kimisi 2040’da, 2050’de, kimisi 2060’da. Bir firma diyor ki, ben karbon-nötr olacağım, yani sıfır karbon salacağım, bunun için de hizmet ve imalat teknolojilerimi geliştiriyorum, kullandığım enerjide de, örneğin bu bir elektrik enerjisini kullanacaksa yenilenebilir kaynaklardan üretilen elektriği ben satın alacağım. İşte YEK-G belgesi bir yerde kullanmış olduğu elektriğin yeşil kaynaklardan, temiz kaynaklardan kullandığını belgeleyen, garantileyen bir belge.

Bunun biz şimdi piyasasını açmış olduk, oldukça yoğun ilgi var, özellikle de Avrupa Birliği belki yakın bir gelecekte bu Green Deal dedikleri Yeşil Mutabakatla alakalı bir çalışması var, Avrupa dışından ithal ettiği ürünlerde eğer o ürün, örneğin işte bir cam üretiyorsanız karbondioksit onların belirlediği sınırın üstünde salınım yapmışsanız size belki sınırda bir karbon vergisi uygulayacak İşte bu sanayicimizi bir yerde ekstra bir karbon vergisine muhatap etmemek için onlara böyle bir seçenek sunmuş oluyoruz. O da diyecek ki, ben, evet, cam üretiyorum, ama bu ürettiğim camı temiz enerji kaynaklarından kullanıyorum, dolayısıyla ben sizin belirlemiş olduğunuz standartların altındayım, bana herhangi bir vergi uygulamayın diyecek. Bunun için de önemli bir araç olduğunu düşünüyoruz.

Karbon ticareti de var biliyorsunuz ayrıca, özellikle mesela Avrupa başta olmak üzere bazı ülkeler de var. Bu ondan biraz farklı. Tüketici kaynağından kendisine kadar olan süreçte temiz enerji kaynaklarını kullanan, kullandığını belgelendiren bir sistem olarak düşünüyoruz. Hatta çok hassas bir vatandaşımız kendi evinde kullandığı elektriği bile ben bir miktar belki bir bedel ödeyerek temiz enerji kaynağı kullanmak istiyorum da diyebilir, onlar için de yine böyle bir imkan söz konusu.

“KARBON EMİSYONU”

Şimdi tabii firmaların, yani imalat sanayimizden daha doğrusu hani bahsedecek olursak, şimdi hani camdan gene devam edelim; işte camda elektrik de kullanıyorsunuz imal etmek için, ama doğal gaz ya da kömür de kullanabilirsiniz, yani ısıtmak için, ısı enerjisi açısından. Doğal gaz da kömüre göre daha temiz olmakla birlikte aslında o da karbondioksit emisyonu doğuruyor. Veya işte diyelim ki bunun lojistiğinde tırlarda akaryakıt kullanıyor olabilirsiniz, yani baktığınızda karbon ayak izinin birçok parametresi var. Ve o imal ettiğiniz ürünün tüm tedarikçilerinden gelen karbon yükü, karbon ayak izini de aslında siz bir yerde üzerinize almış oluyorsunuz. Bu Muharrem Beyin sorusu tabii yerinde bir soru. Bizimki elektrik tüketimi açısından bir temiz enerji kaynağını belgelendirme aracı. Ama diğer örneğin kömür kullanıyorsa o sanayici, orada belki yine benzediğiniz birtakım risklerle ve yüklerle karşı karşıya kalabilir.

Çevre Şehircilik Bakanlığımızın tabii koordinasyonunda yürüyor. Ama Enerji Bakanlığı olarak da bu karbon emisyonlarından en çok sorumlu olan birimlerden biriyiz. Sadece elektrik üretimi açısından da bakmayın. Şimdi evlerimizde doğal gaz kullanıyoruz, yerine göre hani çok az olmakla birlikte kömür de kullanılıyor. Her fosil yakıt doğal olarak bir karbondioksit salıyor. Ama ülkenin de bir de sanayide gelişim hızı var ve küresel anlamda rekabet gücü var. Hem rekabet gücünü korumamız gerekiyor bu anlamda, hem de iklim değişikliğiyle bize uygun bir model ve stratejiyle de mücadele içerisinde olmamız lazım.

Atmosfer hepimizin atmosferi, yani toprağınızı belki belli oranda koruyabilirsiniz, sizin elinizdedir. Denizler, yani eğer bir kirli bir atık üretiyorsanız artık iç deniz dış deniz kalmadı, yani günün sonunda bütün okyanusları da etkileyebiliyorsunuz, atmosfer zaten öyle. Bu anlamda dünyada yaşayan herkesin bir anlamda bir sorumluluğu var. Burada sorumluluğu adil paylaşmak lazım. Gelişmiş ülkelerin ürettiği karbondioksit miktarıyla gelişmekte olan ülkelerinki farklı değerlendirilmeli; bizim yaklaşımımız bu şekilde. Bu tarih belirlemeyle ilgili hususa gelince, bu tabii Çevre Şehircilik Bakanlığımızın koordinasyonunda yürüyor. Henüz burada açıklanmış bir tarih yok, onu belki onlardan sorup öğrenmek daha doğru isabetli olur diye düşünüyorum.

“YAZ SAATİ UYGULAMASI”

Bu durum bizim gündemimizden çıkalı epey oldu aslında, yani Avrupa da hatta bizim gibi tek saat düzenine geçmeye hazırlanıyor bir-iki yıl sonra onlarla da aynı saat dilimini kullanıyor olacağız. Tam tersine biz tek saat uygulamasıyla önemli bir tasarruf elde ettiğimizi düşünüyoruz, daha doğrusu biliyoruz. İstanbul Teknik Üniversitesi’yle bunun çalışmasını yaptık hem ön hazırlık zamanında, hem de o uygulamaya geçtikten sonra. Tek saat uygulamasına bir eğilim var dünyada da, Avrupa Birliği de buna geçecek.

“TÜRKİYE’DE MADENCİLİK”

Madenle ilgili hususa gelince, tabii maden sektörü Türkiye’de çok fazla bilinmiyor. Bilindiğinde de, maalesef biraz taş toprak, çevreyi tahrip eden yönüyle daha çok öne çıkan bir sektörümüz, bence hak etmediği bir karalamayla karşı karşıya. Madencilik sektörünü sadece taş-toprak olarak görmeyelim. Şu anda önümüzde cam bardaktan çay içiyoruz, işte altında seramik tabak var, cep telefonlarımız var. Burada kullanılan sanayinin ham maddesini madencilik sektörü üretiyor. Yani içinde yaşadığımız binalar, çalıştığımız iş yerleri, betonundan demirine, çimentosuna kadar, kiremidine kadar, çerçevesine kadar hepsi bu sektörün ürettiği ham maddelerden elde ediliyor. Eğer bunları üretmezseniz burada da dışa bağımlılığınız azalır. Biz şunu diyoruz: Doğa da bizim, korumamız lazım, maden de bizim. Çevre standartlarına uygun olarak çalışan her madencinin yanındayız, yanında olmamız lazım. Aksi takdirde cari açığımız daha fazla olacak demektir.

“ALTIN ÜRETİMİ VE İTHALAT”

Geçtiğimiz yıl bir rekor kırdık ithalatta, yaklaşık 25 milyar dolarlık bir altın ithalatımız var. Ama üretim 2,5 milyar dolar, yani açığımız çok fazla. Ve geçen sene biz her ikisinde de rekor kırdık. Üretimde 42 tona çıktık rekor kırdık Türkiye tarihinin, ithalatta da 25 milyar dolar ki aşağı yukarı 500 tona denk gelir, bir ithalatımız var. Tabii ithal edilen altının hepsi kuyum sektöründe kullanılmıyor. Yani evet biz altını seviyoruz milletçe, işte takılarımız düğünlerimizde, hediyeleşmeyi seviyoruz eyvallah, ama bir değerleme aracı olarak da bugün insanımız bir saklama-değerleme aracı olarak kullanıyor. Merkez bankaları tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de zaman zaman rezervlerin bir kısmını altında tutabiliyorlar. Ondan dolayı zaman zaman yüksek ithalatlarımız olabiliyor. Ama uzun dönemli ortalamalarda da yine bizim her yıl 150-160 ton civarında bir ithalatımız var. Onun için biz dedik ki; ilk etapta, ilk 5 yılda altın üretimimizi 100 tona çıkartmamız lazım. Gelişmeler de sevindirici, çünkü biz 2001 yılında altın üretimimiz 1,5 ton seviyesindeydi, şimdi 42 ton seviyesine çıktı. Bu sene muhtemelen inşallah 45 tonları yakalarız, yeter mi? Yetmez. Biraz daha üretimimizi artırmamız lazım, orada da yine çevre, koruma kullanma dengesini düzgün yapacağız, herkes mutlu olacak.

“HES’LER VE ELEKTRİK ÜRETİMİ”

Türkiye’de yaklaşık 28 bin-30 bin megavat civarında hidrolik kurulu gücümüz var. Şimdi Doğu Karadeniz’de Ordu’dan başlayarak Ordu, Giresun, Trabzon, Rize, Artvin’de hidrolik santrallerimiz ki küçük ve orta ölçekli santrallerimiz neredeyse 5 tane Keban’ın toplamı kadar hidrolik gücümüz var. Biz enerjide dışa bağımlılığı nasıl azaltacağız? Bu yerli kaynakları ve temiz kaynakları kullanmak suretiyle azaltacağız, aksi takdirde elektrik ithal etmek zorunda kalacağız. Doğu Karadeniz’de veya bazen başka coğrafyalarda da hidrolikle alakalı bu tip eleştiriler geliyor. Şöyle: Bir kısım belki ilk inşaat safhasında, sürecinde birtakım rahatsızlıklar doğuruyor olabilir, ama evinizde de şöyle kapsamlı bir tadilata kalktığınızda, hani ev hanımları biraz daha işte boya yapacak olsak, bir duvarı yıkıp yeniden yapacak olsak 3-5 gün rahatsız oluruz, evi boyarken bile olabilir, inşaat döneminde hep böyledir bu işler. Ama sonrasında pırıl pırıl çalışan santrallerimiz var. Biz vatandaşlarımızı o işletmedeki tesislere de götürüp bazen gezdiriyoruz. Hakikaten inşaat döneminde tabii dozerler giriyor, iş makineleri giriyor, bir taraftan çimento, beton santralleri giriyor vesaire, ama inşaat bittikten sora bu görüntü kirliliği de ortadan kalkmış oluyor. Öbür türlü bakın şu da var: Yenilenebilir enerji kaynaklarının hem bir taraftan çoğalmasını isteyen bir kesim var, hem de işte hidrolik olmasın diyen, rüzgar olmasın diyen, jeotermal olmasın diye bir kesim de var. Meclis’te de buna benzer bir muhalif söylem tarafımıza iletildi. Arkadaşlar dedim, yani sizin bu dediklerinizi biz yapacak olsak, 10 lambanın 8’i sönük kalırdı. Termiklere zaten karşısın, onu yapma-bunu yapma, bir güneşe fazla bir eleştiri yok anladığım kadarıyla. Güneş de yazın var, kışı yok, bulutlu havası var.

Bunlar sürekli üretimde olan tesisler değil, iklim şartlarına yakından bağlı. Bakın biraz önce ifade ettim, bu sene mesela yağışlar son 17 yılın en düşük seviyesinde seyrediyor. Bazı yerlerde çok iyiyiz, yani Karadeniz bölgesinde yağış ortalamamız iyi, ama Fırat bölgesinde, İç Anadolu’da, Akdeniz’de hakikaten kurak geçiyor ve bundan dolayı da bizim barajlarımızdaki su seviyelerinde geçmiş yıllara göre bir azalma var, bu da elektrik üretimimize doğal olarak yansımış oluyor. Yenilenebilir enerji kaynaklarına ağırlığımızı ve desteğimizi sonuna kadar devam ettireceğiz, başka türlü ülkeyi enerjide dışa bağımlı olmaktan kurtaramayız. İnşaat sezonuna biraz sabırlı olacağız. Zaman zaman bizim de dikkatimizi çeken biraz özensiz çalışan firmalar oluyor, biz de onları uyarıyoruz, yeri geliyor cezalandırıyoruz. Daha iyi bir konumdayız, onu rahatlıkla söyleyebilirim.

 

 

 

Habere ifade bırak !
Habere ait etiket tanımlanmamış.
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve gazeteenerji.net sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.